Rem Uykusu Nedir (Rapid Eye Movements)
Yavaş dalga uykunun 2. fazında, uyku; uyku derinliği ve vücut fonksiyonlarında değişiklik görülür. Uyku derinliğine bağlı olarak kas tonüsü azalır, hızlı göz hareketleri başlar (Rapid Eye Movements). ingilizce bu kelimelerin baş harflerinden oluşan REM, bir uyku fazı olarak ele alınmıştır.
REM fazı veya REM uykusu, yavaş dalga uykunun 2. fazında meydana gelir. Bu fazda kişi, derin uyku fazı uyarıcıları ile ancak uyandırılabilir. EEG özellikleri de 2. faza benzer. Bu benzerlik, 2. faz yavaş dalga uyku ile çelişkilidir. Bu çelişkiden dolayı REM uykusuna, paradoksal veya desingroni-ze uyku denir. Diğer bütün uyku fazları da non REM olarak belirlenmiştir.
REM uyku fazı, norma uyku içide her 90 dakikada bir tekrarlanır. Ortalama süresi, 20-30 dakika civarındadır. Bu süre daha da uzun olabilir. REM uykusunun süresi, toplam uyku süresi içinde değişik orandadır. Bu oran, yeni doğan bebekte daha yüksek (%50), erişkinlerde daha düşüktür (%22). Yaşlılarda ise, erişkinlerden biraz yüksektir. REM uykusu oranı yükseldikçe vücudun dinlenmesi tamamlanır. Vücut dinlendikçe REM uyku süresi de uzar. Dinlenme ile uyku arasında fizyolojik bağlantı vardır.
REM uykusu, derin uyku fazı olduğu için sistemlerin fonksiyonları azalır ve kaslar gevşer. Bu fizyolojik değişim, ruhsal ve bedensel dinlenme için uygun bir ortamdır. REM uykusu daha çok dinlendirici ve hatırlanan rüyaların görüldüğü uyku fazıdır
5 Mayıs 2010 Çarşamba
Uyku Bozuklukları Uyku Hastalığı
Uyku, Uyku Bozuklukları ve Uyku Hastalığı
Uyku nedir, duysal veya diğer uyartılarla uyandırılabilen bilinçsizlik halidir. Uyku halinde sistem ve beş duyular dinlenme halindedir. Sistemler otonom sinir sistemi ile isteğimiz dışında çalışırlar. Buna rağmen sistemler değişik oranlarda uykuya iştirak ederlerken, duyu organları uykuya tam olarak iştirak ederler. Fakat uyarılar karşısında uyandırılabilir bilinçsizlik hakimdir.
Özellikle sinir sisteminde biriken toksik artıklar uykuyu meydana getirir. Sinir sistemi uyku anında bu maddeleri inaktive ederek dinlenir.
Uyku ihtiyacı, bedensel ve ruhsal yorgunlukları giderici, dinlendirici ve yeniden enerjik olmasını sağlayıcı bir ihtiyaçtır. Uykunun kalitesi ve uyku düzensizliği, uyku sorunu, uyku bozukluğu gibi konularda belirleyicidir.
Uyku anında kalp atışları azalır, tansiyon düşer, solunum azalır ve derinleşir, vücut ısısı düşer, kaslar gevşer, iç organların çalışması yavaşlar, sinir sistemi ve duyu organları istirahat halindedir.
Yavaş dalga uykusu ve REM uykusu olmak-üzere iki tip uyku vardır, insanlar bu uyku tiplerine dalarlar.
Yavaş Dalga Uykusu
Yavaş dalga uykusu, aşamalı olarak derinleşen dinlendirici bir uykudur. Uykunun uzun bölümünü meydana getirir. Uzun süre uykusuz kalanlar, yavaş dalga uykusuna daha çabuk dalarlar. Genellikle hatırlanamayan rüyalar görülür. Uyku derinliği sabaha doğru azalır. 5. faz uyku özellikleri gözlenemez.
Yavaş dalga uykuda canlılık fonksiyonları (Nabız sayısı, kan basıncı, solunum hızı gibi) %15-25 oranında yavaşlar.
Uyku derinliği EEG'de 4 veya 5 faz (aşama) olarak tespit edilmiştir. Fazlar, gittikçe derinleşen uykuyu, alfa ve delta dalga frekanslarının değişkenliğini ifade eder.
Fazlar şunlardır:
1. Faz: Uyanık durum,
2. Faz: Uykuya dalma,
3. Faz: Hafif uyku hali,
4. Faz: Derin uyku hali ve
5. Faz: Çok derin uyku halidir (Delta dalgası düşük frekanslıdır).
Uyku süresi içinde bu fazlar, ortalama 5 defa tekrarlanır. 2. fazın dışındaki diğer uyku fazları, non REM uyku fazı olarak da tanımlanır. REM uykusu, 2. faz uyku ile çelişkili olmasından dolayı ayrıca ele alınmaktadır.
Uyku nedir, duysal veya diğer uyartılarla uyandırılabilen bilinçsizlik halidir. Uyku halinde sistem ve beş duyular dinlenme halindedir. Sistemler otonom sinir sistemi ile isteğimiz dışında çalışırlar. Buna rağmen sistemler değişik oranlarda uykuya iştirak ederlerken, duyu organları uykuya tam olarak iştirak ederler. Fakat uyarılar karşısında uyandırılabilir bilinçsizlik hakimdir.
Özellikle sinir sisteminde biriken toksik artıklar uykuyu meydana getirir. Sinir sistemi uyku anında bu maddeleri inaktive ederek dinlenir.
Uyku ihtiyacı, bedensel ve ruhsal yorgunlukları giderici, dinlendirici ve yeniden enerjik olmasını sağlayıcı bir ihtiyaçtır. Uykunun kalitesi ve uyku düzensizliği, uyku sorunu, uyku bozukluğu gibi konularda belirleyicidir.
Uyku anında kalp atışları azalır, tansiyon düşer, solunum azalır ve derinleşir, vücut ısısı düşer, kaslar gevşer, iç organların çalışması yavaşlar, sinir sistemi ve duyu organları istirahat halindedir.
Yavaş dalga uykusu ve REM uykusu olmak-üzere iki tip uyku vardır, insanlar bu uyku tiplerine dalarlar.
Yavaş Dalga Uykusu
Yavaş dalga uykusu, aşamalı olarak derinleşen dinlendirici bir uykudur. Uykunun uzun bölümünü meydana getirir. Uzun süre uykusuz kalanlar, yavaş dalga uykusuna daha çabuk dalarlar. Genellikle hatırlanamayan rüyalar görülür. Uyku derinliği sabaha doğru azalır. 5. faz uyku özellikleri gözlenemez.
Yavaş dalga uykuda canlılık fonksiyonları (Nabız sayısı, kan basıncı, solunum hızı gibi) %15-25 oranında yavaşlar.
Uyku derinliği EEG'de 4 veya 5 faz (aşama) olarak tespit edilmiştir. Fazlar, gittikçe derinleşen uykuyu, alfa ve delta dalga frekanslarının değişkenliğini ifade eder.
Fazlar şunlardır:
1. Faz: Uyanık durum,
2. Faz: Uykuya dalma,
3. Faz: Hafif uyku hali,
4. Faz: Derin uyku hali ve
5. Faz: Çok derin uyku halidir (Delta dalgası düşük frekanslıdır).
Uyku süresi içinde bu fazlar, ortalama 5 defa tekrarlanır. 2. fazın dışındaki diğer uyku fazları, non REM uyku fazı olarak da tanımlanır. REM uykusu, 2. faz uyku ile çelişkili olmasından dolayı ayrıca ele alınmaktadır.
Ulser İle İlgili Tip Terimleri Sozlugu
Ülser İle İlgili Tıp Terimleri Sözlüğü
adrenalin: Bedenin stresse ve ani uyaranlara karşı tepki göstermesini sağlayan "saldırma ve kaçma" hormonu.
anemi: Kanda oksijen taşıyan alyuvarların azlığı, analjezik:
Ağrı kesici (ilaç).
anastomoz: Stoma da denir. Gastrektomiden sonra mide ve ince bağırsağın birleştiği yer.
antikolinerjikler: Mide asit salınmasını azaltan anti-ülser Haçları.
antrum: Midenin gastrin üreten alt bölümü. baryum
grafisi: Mide ve duodenum hastalıklarının tanısında kullanılan özel bir röntgen yöntemi,
dikarbonat: Mide asidini nötralize etmek için duodenum ve pankreastan salınan bazik bir madde, biyopsi: Mikroskop altında incelenen küçük doku örneği.
bulbus: Duodenal ülserlerin en sık meydana geldiği duodenumun ilk bölümü.
diyafram: Göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran kas demeti.
duodenit: Duodenum mukozasının iltihabı.
endoskopi: Ösofagus, mide ve duodenumun doğrudan görülmesini sağlayan ve fiber-optik endoskop ile yapılan tanı yöntemi.
enzimler: Bedenimizdeki kimyasal reaksiyonları hızlandırmak için hücrelerce üretilen maddeler.
fiber-optik endoskop: Endoskopide kullanılan tüp biçimindeki esnek aygıt.
fundus: Midenin asit ve pepsinojen üreten, kardiya ve gövde (korpus) arasında kalan üst bölümü.
gastrektomi: Midenin tümünün (totul) ya da bir kısmının (parsiyel) çıkartılması.
gastrin: Antrumda üretilen ve mide asidinin salgılanmasını artıran hormon.
gastrit: Mide mukozasının iltihabı.
G-hücreleri: Midenin antrumunda bulunan ve gastrin üreten hücreler.
gövde (korpus): Midenin asit ve pepsinojen üreten orta bölümü.
hematemez: Kan kusmak.
hiatus hernisi: Midenin üst bölümünün göğüs boşluğu içine "çekildiği" durum (mide fıtığı).
histamin: Bedenimizde üretilen ve diğer etkinliklerinin yanı sıra mide asidi salınmasını artıran madde.
histamin 2-reseptör antagonisti: Mide asidi salınmasını histaminin etkisini bloke ederek azaltan anti-ülser ilacı.
hormonlar: Özelleşmiş hücrelerce üretilen ve kan yoluyla başka yerlerdeki organlara giderek etkilerini orada gösteren maddeler.
kardiya: Midenin ösofagusla birleşen en üst bölümü,
kolesistokinin: Diğer etkinliklerinin yanı sıra, duodenuma gıda geçtiğinde mide asit salgılanmasını durduran hormon.
jejunum: İnce bağırsağın duodenumdan sonra başlayan orta bölümü.
melena: Dışkıda koyu renk almış (eskimiş) kan olması.
mide suyu: Midenin mukoza hücreleri tarafından üretilen çeşitli sıvılar.
mukoza: Bedenin içi boş organlarının (ve sindirim kanalının) iç yüzeyini kaplayan doku.
mukus: Mukozayı mide asidi, pepsin ve diğer tahriş edici maddelere karşı korumak üzere mukoza hücreleri tarafından salgılanan yapışkan sıvı.
ösofagus: Ağızla mideyi birleştiren yemek borusu.
ösofajit: Ösofagus mukozasının iltihabı. parietal hücreler Oksintik hücreler de denir; midenin üst bölümünde asit üreten hücreler. peptagastrin sekresyon testi: Midenin ürettiği asidin minimum ve maksimum miktarlarını ölçen bir yöntem.
pepsin: Pepsinojenden ortaya çıkan bir enzim; alınan proteinleri sindirmekle birlikte mukozayı da haraplayabilir.
pepsinojen: Midenin peptik hücreleri tarafından üretilen bu madde, mide içinde pepsine çevrilir.
peptik hücreler: Esas hücrelerde denir; mide de pepsinojen üreten hücreler.
perfore (delinmiş) ülser Mide veya duodenumun tüm katmanlarını delerek peritonite neden olan ülser.
peristaisizm: Yiyecekleri ileriye doğru iten sindirim kanalının ritmik kas kasılmaları, peritonit: Karın boşluğunu kaplayan zar, peritonitin iltihabı.
pilor. Midenin dar çıkış geçidi,
pitoroplasti: Vagotomiden sonra midenin içeriğini duodenuma boşaltmasına yardımcı olmak amacıyla pilorun cerrahi olarak genişletilmesi. pilor stenozu (darlığı): Genellikle ülsere bağlı olarak pilorun anormal derecede daralması. posa: Emilemeyen lifli malzemeden zengin yiyecekler.
sekretin: Diğer etkinliklerinin yanı sıra, midedeki yiyecekler boşaldıktan sonra mide asit salgılanmasını durduran hormon.
seröz membran: Sindirim kanalının en dış katmanı.
stoma: Bkz. Anastomoz.
stoma ülseri: Mide ameliyatından sonra anastomoz yerinde meydana gelen ülser.
ülser: Mukozada (veya deride) meydana gelen oyuk.
ülser kabuğu: Ülserin yüzeyinde biriken mukus ve haraplanmış hücrelerden oluşan tabaka.
vagotomi: Vagus sinirinin dallarının kesildiği bir anti-ülser ameliyatı.
vagus siniri: Beyinden kök alan ve kalp, akciğerler, karın organlarının (ve midenin) çalışmasını denetleyen sinir
adrenalin: Bedenin stresse ve ani uyaranlara karşı tepki göstermesini sağlayan "saldırma ve kaçma" hormonu.
anemi: Kanda oksijen taşıyan alyuvarların azlığı, analjezik:
Ağrı kesici (ilaç).
anastomoz: Stoma da denir. Gastrektomiden sonra mide ve ince bağırsağın birleştiği yer.
antikolinerjikler: Mide asit salınmasını azaltan anti-ülser Haçları.
antrum: Midenin gastrin üreten alt bölümü. baryum
grafisi: Mide ve duodenum hastalıklarının tanısında kullanılan özel bir röntgen yöntemi,
dikarbonat: Mide asidini nötralize etmek için duodenum ve pankreastan salınan bazik bir madde, biyopsi: Mikroskop altında incelenen küçük doku örneği.
bulbus: Duodenal ülserlerin en sık meydana geldiği duodenumun ilk bölümü.
diyafram: Göğüs boşluğunu karın boşluğundan ayıran kas demeti.
duodenit: Duodenum mukozasının iltihabı.
endoskopi: Ösofagus, mide ve duodenumun doğrudan görülmesini sağlayan ve fiber-optik endoskop ile yapılan tanı yöntemi.
enzimler: Bedenimizdeki kimyasal reaksiyonları hızlandırmak için hücrelerce üretilen maddeler.
fiber-optik endoskop: Endoskopide kullanılan tüp biçimindeki esnek aygıt.
fundus: Midenin asit ve pepsinojen üreten, kardiya ve gövde (korpus) arasında kalan üst bölümü.
gastrektomi: Midenin tümünün (totul) ya da bir kısmının (parsiyel) çıkartılması.
gastrin: Antrumda üretilen ve mide asidinin salgılanmasını artıran hormon.
gastrit: Mide mukozasının iltihabı.
G-hücreleri: Midenin antrumunda bulunan ve gastrin üreten hücreler.
gövde (korpus): Midenin asit ve pepsinojen üreten orta bölümü.
hematemez: Kan kusmak.
hiatus hernisi: Midenin üst bölümünün göğüs boşluğu içine "çekildiği" durum (mide fıtığı).
histamin: Bedenimizde üretilen ve diğer etkinliklerinin yanı sıra mide asidi salınmasını artıran madde.
histamin 2-reseptör antagonisti: Mide asidi salınmasını histaminin etkisini bloke ederek azaltan anti-ülser ilacı.
hormonlar: Özelleşmiş hücrelerce üretilen ve kan yoluyla başka yerlerdeki organlara giderek etkilerini orada gösteren maddeler.
kardiya: Midenin ösofagusla birleşen en üst bölümü,
kolesistokinin: Diğer etkinliklerinin yanı sıra, duodenuma gıda geçtiğinde mide asit salgılanmasını durduran hormon.
jejunum: İnce bağırsağın duodenumdan sonra başlayan orta bölümü.
melena: Dışkıda koyu renk almış (eskimiş) kan olması.
mide suyu: Midenin mukoza hücreleri tarafından üretilen çeşitli sıvılar.
mukoza: Bedenin içi boş organlarının (ve sindirim kanalının) iç yüzeyini kaplayan doku.
mukus: Mukozayı mide asidi, pepsin ve diğer tahriş edici maddelere karşı korumak üzere mukoza hücreleri tarafından salgılanan yapışkan sıvı.
ösofagus: Ağızla mideyi birleştiren yemek borusu.
ösofajit: Ösofagus mukozasının iltihabı. parietal hücreler Oksintik hücreler de denir; midenin üst bölümünde asit üreten hücreler. peptagastrin sekresyon testi: Midenin ürettiği asidin minimum ve maksimum miktarlarını ölçen bir yöntem.
pepsin: Pepsinojenden ortaya çıkan bir enzim; alınan proteinleri sindirmekle birlikte mukozayı da haraplayabilir.
pepsinojen: Midenin peptik hücreleri tarafından üretilen bu madde, mide içinde pepsine çevrilir.
peptik hücreler: Esas hücrelerde denir; mide de pepsinojen üreten hücreler.
perfore (delinmiş) ülser Mide veya duodenumun tüm katmanlarını delerek peritonite neden olan ülser.
peristaisizm: Yiyecekleri ileriye doğru iten sindirim kanalının ritmik kas kasılmaları, peritonit: Karın boşluğunu kaplayan zar, peritonitin iltihabı.
pilor. Midenin dar çıkış geçidi,
pitoroplasti: Vagotomiden sonra midenin içeriğini duodenuma boşaltmasına yardımcı olmak amacıyla pilorun cerrahi olarak genişletilmesi. pilor stenozu (darlığı): Genellikle ülsere bağlı olarak pilorun anormal derecede daralması. posa: Emilemeyen lifli malzemeden zengin yiyecekler.
sekretin: Diğer etkinliklerinin yanı sıra, midedeki yiyecekler boşaldıktan sonra mide asit salgılanmasını durduran hormon.
seröz membran: Sindirim kanalının en dış katmanı.
stoma: Bkz. Anastomoz.
stoma ülseri: Mide ameliyatından sonra anastomoz yerinde meydana gelen ülser.
ülser: Mukozada (veya deride) meydana gelen oyuk.
ülser kabuğu: Ülserin yüzeyinde biriken mukus ve haraplanmış hücrelerden oluşan tabaka.
vagotomi: Vagus sinirinin dallarının kesildiği bir anti-ülser ameliyatı.
vagus siniri: Beyinden kök alan ve kalp, akciğerler, karın organlarının (ve midenin) çalışmasını denetleyen sinir
Peptik Ulser Komplikasyon Komplikasyonlari
Peptik Ülser Komplikasyonları
Kanama
Kanama, peptik ülserlerin en sık komplikasyonudur. Mide ve duodenumun duvarları (çeperleri) atar ve toplardamarlar yönünden çok zengindir. Eğer ülser bu damarlardan birine ulaşırsa iç kanama (hemorajl) meydana gelir. Kanama çok az olabilir ve demir haplarıyla tedavi edilebilen anemiye (kansızlık) yol açabilir. Eğer daha büyük damarlar etkilendiyse hemoraji daha belirgin olur. Bazen kanama, analjezik gibi ilaçlar alındığında da oluşabilir; ama çoğu kere kesin sebep saptanamaz.
Hafif kanamada, anemiye bağlı genel bir yorgunluk hissedilir. Eğer hemoraji daha akut ise, beyne yeterli kan gitmediğinden baş dönmesi ve bayılma görülür. Karında şişlik hissinden sonra kan kusmak (he-matemez) ya da dışkıyla kan çıkarmak (melena) veya her ikisi olabilir. Görülen kan miktarı gerçekte kaybedilenden daha az olsa bile bunlar oldukça ürkütücü belirtilerdir. Kanın rengi açık kırmızıdan, melenada olduğu gibi siyaha kadar değişebilir. Melenayı taklit eden siyah dışkıya demir hapları veya TDB gibi ilaçlarla meyan kökü ya da böğürtlen suyu içildiği zaman da rastlanır. Doktora başvurduğunuzda, bunun melena olup olmadığı dışkıda gizli kan testi ile anlaşılır.
Eğer peptik ülser öykünüz varsa ve hematemez veya melena geçirdiğinizden kuşkulanıyorsanız, hemen muayene olmanız gerekir. Ülseriniz olduğunu bilmeseniz de kanama ilk belirti olabilir. Ayrıca, hematemez ve melenanın birçok nedeni olduğu için, bu kanama diğer gastro-intestinal (mide-bağırsak) hastalıkların habercisi olabilir.
Kanayan ülseri olan çoğu kişi hastane tedavisi görmelidir. Eğer kanama akut ve çok ise hemen bir hastanenin acil servisine gidilmelidir. Oradaki hastane personeli de anamnezinizi alacağından, tam olarak ne olduğunu, hangi ilaçları aldığınızı, en son ne zaman ve ne yediğinizi ve kan grubunuzu aklınızda tutarsanız yararı olur. Eğer hap kullanıyorsanız bunları da birlikte hastaneye getirin. Tansiyonunuzun ve nabzınızın ölçülüp, kan sayımlarınızın yapılmasından-sonra kan nakline gerek olup olmadığına karar verilir.
Kanama yerini görmek ve kanayıp kanamadığını saptamak için, hastaneye gelir gelmez endoskopi yapılabilir. Bazen kanama, tedaviye gerek kalmaksızın durabilir ama, hasta hastaneye geldikten sonra da sürer ya da tekrarlar. Böyle olursa cerrahi müdahale gerekebilir. Bu tip bir ameliyat, önce kanayan damarın kapanması ve tam bir anti-ülser operasyonu (vago-tomi veya parsiyel gastrektomi) sayesinde birleştirilmesiyle tamamlanır.
Kanama durduktan sonra, çoğu kimse hastanede birkaç gün kalır ve anti-ülser Maçlarıyla birlikte eve gönderilir. Çoğunda ülser kanaması tekrarlamadığından, bir kere kanamadan sonra ameliyata gerek duyulmaz.
Delinme
Ülser, mide veya duodenum çeperinin tüm katlarını aştığında buna perforasyon (delinme) denir ve acil müdahaleye gerek vardır. Hemen tedaviye geçilmezse, mide veya duodenum içeriği batın boşluğuna akarak, bu boşluğu kaplayan periton zarının iltihaplanması olan peritonit'e neden olur; sonuç ölüme kadar varabilir. Delinmiş ülserin çok şiddetli ve akut karın ağrısına yol açması, kişinin hemen hastaneye götürülmesi bakımından yararlı bir belirtidir. Acil servise ulaşıldığında, tanı basit bir batın röntgen filmiyle konur ve gecikmeden ameliyata başlanır.
Perfore ülserde erken tanı ve erken tedavi sonucu, bu komplikasyonun ciddiyeti bir yana, genel gidiş oldukça iyidir. Başka bir iyi nokta da, peptik ülserlerin tıbbi tedavi biçimleri geliştikçe, delinme olasılıklarının azalmasıdır.
Pilor daralması
Midenin alt ucundaki dar geçit pilorun içinde ya da çevresinde ülserle ortaya çıkan nedbe (yara) ve ödeme bağlı şişme, pilor kanalındaki geçişi daraltır; buna pilor daralması (pilor stenozu) adı verilir. Bunun sonucu olarak, duodenuma geçemeyen mide suyu, sindirilmiş gıdalar ve sıvılar midede birikir. Mide, birkaç litre sıvıyı kaldırabilecek kadar genişleyebilirse de sonunda kusma gereği duyar. Tekrarlayan kusmalar, pilor darlığının esas belirtisidir. Tedavi edilmediği taktirde, hem sıvı kaybı, hem de besin emilmesinin gerçekleşmemesi, sıvı yetersizliğine ve beslenme bozukluğuna neden olur. Kuşkulanılan pilor darlığının tanısı, baryum grafisi veya endoskopiyle konur.
Tedavisi için önce hastaneye yatmanız gerekir. Birkaç gün süreyle mide, nazogastrik tüple boşaltılır. Bu süre boyunca sıvı ve besinler angio-cut aracılığıyla kana verilir. Son çare olarak tıkanıklığı açmak için cerrahi gereklidir. Ancak, tıbbi yollarla ülserin iyileştirilmesi, çevresindeki ödemi azaltacağından, pilor kanalı geçişe izin verecek kadar açılabilir.
Midenin daha üst kesimlerindeki ülserler, geçişi engelleyecek kadar yara olabilirler. Bu da, birden çok veya tekrarlayan ülserlere yol açar. Midenin biçimi bozulur; buna "kum saati" mide adı verilir. Böyle olunca da kusma olur, ama pilor darlığında olduğu kadar şiddetli değildir. Tedavinin prensipleri aynıdır. Peptik ülserlerin esas komplikasyonları potansiyel olarak ciddi iseler de, erken tanı konduğunda etkin biçimde tedavi edilebilirler. Erken tanı, sizin erken ayrımsamanıza olduğu kadar tıbbi olanaklara ve doktorunuza da bağlıdır.
Kanama
Kanama, peptik ülserlerin en sık komplikasyonudur. Mide ve duodenumun duvarları (çeperleri) atar ve toplardamarlar yönünden çok zengindir. Eğer ülser bu damarlardan birine ulaşırsa iç kanama (hemorajl) meydana gelir. Kanama çok az olabilir ve demir haplarıyla tedavi edilebilen anemiye (kansızlık) yol açabilir. Eğer daha büyük damarlar etkilendiyse hemoraji daha belirgin olur. Bazen kanama, analjezik gibi ilaçlar alındığında da oluşabilir; ama çoğu kere kesin sebep saptanamaz.
Hafif kanamada, anemiye bağlı genel bir yorgunluk hissedilir. Eğer hemoraji daha akut ise, beyne yeterli kan gitmediğinden baş dönmesi ve bayılma görülür. Karında şişlik hissinden sonra kan kusmak (he-matemez) ya da dışkıyla kan çıkarmak (melena) veya her ikisi olabilir. Görülen kan miktarı gerçekte kaybedilenden daha az olsa bile bunlar oldukça ürkütücü belirtilerdir. Kanın rengi açık kırmızıdan, melenada olduğu gibi siyaha kadar değişebilir. Melenayı taklit eden siyah dışkıya demir hapları veya TDB gibi ilaçlarla meyan kökü ya da böğürtlen suyu içildiği zaman da rastlanır. Doktora başvurduğunuzda, bunun melena olup olmadığı dışkıda gizli kan testi ile anlaşılır.
Eğer peptik ülser öykünüz varsa ve hematemez veya melena geçirdiğinizden kuşkulanıyorsanız, hemen muayene olmanız gerekir. Ülseriniz olduğunu bilmeseniz de kanama ilk belirti olabilir. Ayrıca, hematemez ve melenanın birçok nedeni olduğu için, bu kanama diğer gastro-intestinal (mide-bağırsak) hastalıkların habercisi olabilir.
Kanayan ülseri olan çoğu kişi hastane tedavisi görmelidir. Eğer kanama akut ve çok ise hemen bir hastanenin acil servisine gidilmelidir. Oradaki hastane personeli de anamnezinizi alacağından, tam olarak ne olduğunu, hangi ilaçları aldığınızı, en son ne zaman ve ne yediğinizi ve kan grubunuzu aklınızda tutarsanız yararı olur. Eğer hap kullanıyorsanız bunları da birlikte hastaneye getirin. Tansiyonunuzun ve nabzınızın ölçülüp, kan sayımlarınızın yapılmasından-sonra kan nakline gerek olup olmadığına karar verilir.
Kanama yerini görmek ve kanayıp kanamadığını saptamak için, hastaneye gelir gelmez endoskopi yapılabilir. Bazen kanama, tedaviye gerek kalmaksızın durabilir ama, hasta hastaneye geldikten sonra da sürer ya da tekrarlar. Böyle olursa cerrahi müdahale gerekebilir. Bu tip bir ameliyat, önce kanayan damarın kapanması ve tam bir anti-ülser operasyonu (vago-tomi veya parsiyel gastrektomi) sayesinde birleştirilmesiyle tamamlanır.
Kanama durduktan sonra, çoğu kimse hastanede birkaç gün kalır ve anti-ülser Maçlarıyla birlikte eve gönderilir. Çoğunda ülser kanaması tekrarlamadığından, bir kere kanamadan sonra ameliyata gerek duyulmaz.
Delinme
Ülser, mide veya duodenum çeperinin tüm katlarını aştığında buna perforasyon (delinme) denir ve acil müdahaleye gerek vardır. Hemen tedaviye geçilmezse, mide veya duodenum içeriği batın boşluğuna akarak, bu boşluğu kaplayan periton zarının iltihaplanması olan peritonit'e neden olur; sonuç ölüme kadar varabilir. Delinmiş ülserin çok şiddetli ve akut karın ağrısına yol açması, kişinin hemen hastaneye götürülmesi bakımından yararlı bir belirtidir. Acil servise ulaşıldığında, tanı basit bir batın röntgen filmiyle konur ve gecikmeden ameliyata başlanır.
Perfore ülserde erken tanı ve erken tedavi sonucu, bu komplikasyonun ciddiyeti bir yana, genel gidiş oldukça iyidir. Başka bir iyi nokta da, peptik ülserlerin tıbbi tedavi biçimleri geliştikçe, delinme olasılıklarının azalmasıdır.
Pilor daralması
Midenin alt ucundaki dar geçit pilorun içinde ya da çevresinde ülserle ortaya çıkan nedbe (yara) ve ödeme bağlı şişme, pilor kanalındaki geçişi daraltır; buna pilor daralması (pilor stenozu) adı verilir. Bunun sonucu olarak, duodenuma geçemeyen mide suyu, sindirilmiş gıdalar ve sıvılar midede birikir. Mide, birkaç litre sıvıyı kaldırabilecek kadar genişleyebilirse de sonunda kusma gereği duyar. Tekrarlayan kusmalar, pilor darlığının esas belirtisidir. Tedavi edilmediği taktirde, hem sıvı kaybı, hem de besin emilmesinin gerçekleşmemesi, sıvı yetersizliğine ve beslenme bozukluğuna neden olur. Kuşkulanılan pilor darlığının tanısı, baryum grafisi veya endoskopiyle konur.
Tedavisi için önce hastaneye yatmanız gerekir. Birkaç gün süreyle mide, nazogastrik tüple boşaltılır. Bu süre boyunca sıvı ve besinler angio-cut aracılığıyla kana verilir. Son çare olarak tıkanıklığı açmak için cerrahi gereklidir. Ancak, tıbbi yollarla ülserin iyileştirilmesi, çevresindeki ödemi azaltacağından, pilor kanalı geçişe izin verecek kadar açılabilir.
Midenin daha üst kesimlerindeki ülserler, geçişi engelleyecek kadar yara olabilirler. Bu da, birden çok veya tekrarlayan ülserlere yol açar. Midenin biçimi bozulur; buna "kum saati" mide adı verilir. Böyle olunca da kusma olur, ama pilor darlığında olduğu kadar şiddetli değildir. Tedavinin prensipleri aynıdır. Peptik ülserlerin esas komplikasyonları potansiyel olarak ciddi iseler de, erken tanı konduğunda etkin biçimde tedavi edilebilirler. Erken tanı, sizin erken ayrımsamanıza olduğu kadar tıbbi olanaklara ve doktorunuza da bağlıdır.
Ulser Tedavi Yontemleri Cerrahi Yontem
Hangi Ülser tedavi yöntemi ne kadar süre uygulanmalı?
Hangi anti-ülser ilacın kullanılacağı doktorunuzun seçimine kalmıştır. İngiltere'de, etkinlikleri ve zararsız yan etkileri nedeniyle h2 blokerleri ve TDB kullanılmaktadır. Hangi tedavi biçimi seçilirse seçilsin, dikkate alınması gereken bazı etkenler söz konusudur.
Anti-ülser tedavisine, kesin tanı konduğunda başlanmalıdır. Bunun anlamı, önceden baryum grafisinin yada endoskopinin yapılmış olması gerektiğidir.
Deneyimlerimizden biliyoruz ki, ülserin iyileşmesinden çok önce, karın ağrısı ve sindirim bozukluğu gibi belirtiler söz konusu olmaktadır. Bu nedenle tabletleri düzensiz almak veya kendinizi iyi hissettiğinizde tedaviyi bırakmak, ülser hâlâ var olduğundan, doğru değildir. Doktorunuzun hazırladığı tedavi şemasına kesinlikle uyun. Çoğu olayda, özellikle de gastrik ülserlerde, tedavinin bitiminde ülserin gerçekten iyileşip iyileşmediğini anlamak için bir kere daha baryum veya endoskopiyle kontrol etmek gerekir.
On ülserden sekizi, dört haftalık bir tedaviden sonra iyileşirken, onda dokuzu, sekiz hafta sonra düzelir. Bu süreler içinde iyileşme olmaz ise, sigara ve çok içki içilmesi, aşırı analjezik alınması ya da tedavinin doğru uygulanmaması gibi etmenler işin içine karışmış demektir. Az sayıda ülser ise tedaviye direnç gösterir. Genellikle tedavi süresini artırmak ya da tedaviyi değiştirmek bu olaylarda başarılı olur; bu bakımdan hemen tüm peptik ülserleri iyileştirmek mümkündür.
Bir kere iyileşince bazı ülserler hiç tekrarlamazlar. Ne yazık ki, birçok ülser, ilk belirtilerden aylar ya da yıllar sonra nüksedebilir. Bu durumda tabletlerle tedaviye devam etmek çoğunlukla etkili olur. Ülser iyileştikten sonra tabletleri daha düşük dozlarda üç ile altı ay arasında kullanmanın nüksetme rizikosunu azalttığı öne sürülmektedir, "idame tedavisi" denen bu yöntemde her gece iki simetidin tableti alınır. Bu biçimde tedaviyi sürdürmek ülserin tekrarlama olasılığını azaltsa da, tam bir garanti değildir.
Cerrahi tedavi
Eğer bir ülser tekrarlamayı sürdürür veya komplikasyonlar meydana getirirse (ileriye bakın), cerrahi tedavi gerekli olabilir. Yeni ilaçların kullanıma girmesi ile daha az kullanılır olan cerrahi, yine de tedavide önemli bir yaklaşımdır. Gastrik ve duodenal ülserlerin tedavisinde iki tip ameliyat uygulanır: Parsiyel Gastrektomi ve Vagotomi.
Parsiyel (kısmi) gastrektomi, antrumla birlikte midenin alt bölümünün çıkarılması ve midenin kalan üst kısmının duodenumla veya sonraki ince bağırsak bölümü olan jejunumla birleştirilmesidir. Bu birleştirme, Billroth I gastrektomisi denen "uç uca" veya Bill-roth II gastrektomisi adı verilen "uç kenara" yöntemleriyle sağlanır. Birleştirmenin meydana geldiği bölgeye anastomoz ya da stoma denir. Asit-uyaran gastrin hormonunun çoğu antrumda üretildiğinden, bu ameliyatlar hem etkin asit üretimini azaltır, hem de ülseri ortadan kaldırır.
Vagotomi, mide asit üretimini uyaran vagus sinirinin dallarının kesilmesidir. Trunkal vagotomide, bu dallar diyaframdan batına girdikleri yerde kesilirler. Bu kesim, mideye giden sinir liflerini olduğu gibi diğer karın organlarını da etkiler. Selektif vagotomide, yalnızca mideye giden sinir dalları kesilir. Her iki operasyon da mide asit miktarını azaltmakla birlikte, midenin her öğünden sonra içeriğini duodenuma boşaltma yeteneğini kısıtlarlar. Bunu önlemek için, cerrah vagotomiyle birlikte bir "drenaj işlemi" uygular. Böyle bir işleme örnek olarak piloroplasti yöntemi gösterilebilir. Burada, normalde dar olan pilor genişletilir; bu nedenle böyle ameliyatlara "vagotomi ve drenaj" veya "vagotomi ve piloroplasti" operasyonları adı verilir.
Yakın geçmişte, drenaj (boşaltma) işlemi yapma zorunluluğunun üstesinden, yeni bir vagotomi biçimi olan "çok selektif vagotomi" veya "parietal hücre vagotomisi" ile gelinmiştir. Bu işlemde, midenin boşalma hareketlerini sağlayan sinir liflerine dokunulmaksızın, yalnızca asit üreten bölgeye uzanan dallar kesilmektedir. Özellikle duodenal ülserlerde daha az yan etki yaptığından bu ameliyat daha sık yapılmaktadır. Ancak yapılması daha zordur ve tam vagotomiye oranla nüksetme olasılığı fazladır; yani her zaman en iyi yöntem değildir.
Bazen bir vagotomi ile parsiyel gastrektomi tek bir operasyonda birleştirilir. Ameliyatın tipi, ülserin yeri ve durumuna olduğu kadar cerrahın da yeteneğine bağlıdır. Genelde, vagotomi duodenal ve parsiyel gastrektomi gastrik ülserler için seçilir.
Cerrahi tedavi ne derece başarılıdır? Ameliyattan sonra ülserlerin çok az bir yüzdesi tekrarlar. Vagotomiden sonra tekrarlama olursa, çoğunlukla tablet tedavisi iyi yanıt verir. Parsiyel gastrektomiden sonra ise anastomoz bölgesinde stoma ülseri denen bir ülser meydana gelebilir, fakat bu da ilaçla başarılı biçimde tedavi edilebilir. Belli bir ameliyatın başarılı olma şansı ülsere, ameliyat işlemine ve diğer etkenlere bağlı olup, cerrahınız, operasyondan önce bunları sizinle konuşacaktır. Genelde amaliyatların çoğu başarılıdır ve en aşağı hastaların yüzde 80'i sonuçtan memnundurlar. Diğer yüzde 10-15'i genellikle fakat tam anlamıyla olmamakla birlikte tatmin olmuşlardır. Geriye kalan yüzde 5'inde ise ya ameliyat başarısız olmuştur, ya da yetersiz kalmıştır.
Yan etkilerin özellikleri ve olma olasılıkları yapılan ameliyatın niteliğine bağlıdır. Bunlara ishali, kusmayı, anemiyi veya seyrek olarak beslenme bozukluğunu örnek olarak verebiliriz. Bazı kişilerde yemeklerden sonra terleme, baş dönmesi ve palpitasyonlar (güçlü kalp vuruları) meydana gelebilir. Bu olay, parsiyel gastrektomi, trunkal vagotomi ve drenaj operasyonlarından sonra gelir ve tıp dilinde "damping sendromu" olarak adlandırılır. Böylesi yan etkiler genellikle belli bir süre sonra düzelirlerse de bazı durumlarda çok ağır ve inatçı olabilirler. Çok selektif vagotomide bu yan etkiler en az olduğundan (ülser tekrarı en fazla olmasına rağmen) daha sık olarak uygulanır. Görülmektedir ki, etkin tıbbi (ilaçla) tedavi yöntemleri geliştikçe cerrahiye duyulan gereksinim azalacaktır.
Hangi anti-ülser ilacın kullanılacağı doktorunuzun seçimine kalmıştır. İngiltere'de, etkinlikleri ve zararsız yan etkileri nedeniyle h2 blokerleri ve TDB kullanılmaktadır. Hangi tedavi biçimi seçilirse seçilsin, dikkate alınması gereken bazı etkenler söz konusudur.
Anti-ülser tedavisine, kesin tanı konduğunda başlanmalıdır. Bunun anlamı, önceden baryum grafisinin yada endoskopinin yapılmış olması gerektiğidir.
Deneyimlerimizden biliyoruz ki, ülserin iyileşmesinden çok önce, karın ağrısı ve sindirim bozukluğu gibi belirtiler söz konusu olmaktadır. Bu nedenle tabletleri düzensiz almak veya kendinizi iyi hissettiğinizde tedaviyi bırakmak, ülser hâlâ var olduğundan, doğru değildir. Doktorunuzun hazırladığı tedavi şemasına kesinlikle uyun. Çoğu olayda, özellikle de gastrik ülserlerde, tedavinin bitiminde ülserin gerçekten iyileşip iyileşmediğini anlamak için bir kere daha baryum veya endoskopiyle kontrol etmek gerekir.
On ülserden sekizi, dört haftalık bir tedaviden sonra iyileşirken, onda dokuzu, sekiz hafta sonra düzelir. Bu süreler içinde iyileşme olmaz ise, sigara ve çok içki içilmesi, aşırı analjezik alınması ya da tedavinin doğru uygulanmaması gibi etmenler işin içine karışmış demektir. Az sayıda ülser ise tedaviye direnç gösterir. Genellikle tedavi süresini artırmak ya da tedaviyi değiştirmek bu olaylarda başarılı olur; bu bakımdan hemen tüm peptik ülserleri iyileştirmek mümkündür.
Bir kere iyileşince bazı ülserler hiç tekrarlamazlar. Ne yazık ki, birçok ülser, ilk belirtilerden aylar ya da yıllar sonra nüksedebilir. Bu durumda tabletlerle tedaviye devam etmek çoğunlukla etkili olur. Ülser iyileştikten sonra tabletleri daha düşük dozlarda üç ile altı ay arasında kullanmanın nüksetme rizikosunu azalttığı öne sürülmektedir, "idame tedavisi" denen bu yöntemde her gece iki simetidin tableti alınır. Bu biçimde tedaviyi sürdürmek ülserin tekrarlama olasılığını azaltsa da, tam bir garanti değildir.
Cerrahi tedavi
Eğer bir ülser tekrarlamayı sürdürür veya komplikasyonlar meydana getirirse (ileriye bakın), cerrahi tedavi gerekli olabilir. Yeni ilaçların kullanıma girmesi ile daha az kullanılır olan cerrahi, yine de tedavide önemli bir yaklaşımdır. Gastrik ve duodenal ülserlerin tedavisinde iki tip ameliyat uygulanır: Parsiyel Gastrektomi ve Vagotomi.
Parsiyel (kısmi) gastrektomi, antrumla birlikte midenin alt bölümünün çıkarılması ve midenin kalan üst kısmının duodenumla veya sonraki ince bağırsak bölümü olan jejunumla birleştirilmesidir. Bu birleştirme, Billroth I gastrektomisi denen "uç uca" veya Bill-roth II gastrektomisi adı verilen "uç kenara" yöntemleriyle sağlanır. Birleştirmenin meydana geldiği bölgeye anastomoz ya da stoma denir. Asit-uyaran gastrin hormonunun çoğu antrumda üretildiğinden, bu ameliyatlar hem etkin asit üretimini azaltır, hem de ülseri ortadan kaldırır.
Vagotomi, mide asit üretimini uyaran vagus sinirinin dallarının kesilmesidir. Trunkal vagotomide, bu dallar diyaframdan batına girdikleri yerde kesilirler. Bu kesim, mideye giden sinir liflerini olduğu gibi diğer karın organlarını da etkiler. Selektif vagotomide, yalnızca mideye giden sinir dalları kesilir. Her iki operasyon da mide asit miktarını azaltmakla birlikte, midenin her öğünden sonra içeriğini duodenuma boşaltma yeteneğini kısıtlarlar. Bunu önlemek için, cerrah vagotomiyle birlikte bir "drenaj işlemi" uygular. Böyle bir işleme örnek olarak piloroplasti yöntemi gösterilebilir. Burada, normalde dar olan pilor genişletilir; bu nedenle böyle ameliyatlara "vagotomi ve drenaj" veya "vagotomi ve piloroplasti" operasyonları adı verilir.
Yakın geçmişte, drenaj (boşaltma) işlemi yapma zorunluluğunun üstesinden, yeni bir vagotomi biçimi olan "çok selektif vagotomi" veya "parietal hücre vagotomisi" ile gelinmiştir. Bu işlemde, midenin boşalma hareketlerini sağlayan sinir liflerine dokunulmaksızın, yalnızca asit üreten bölgeye uzanan dallar kesilmektedir. Özellikle duodenal ülserlerde daha az yan etki yaptığından bu ameliyat daha sık yapılmaktadır. Ancak yapılması daha zordur ve tam vagotomiye oranla nüksetme olasılığı fazladır; yani her zaman en iyi yöntem değildir.
Bazen bir vagotomi ile parsiyel gastrektomi tek bir operasyonda birleştirilir. Ameliyatın tipi, ülserin yeri ve durumuna olduğu kadar cerrahın da yeteneğine bağlıdır. Genelde, vagotomi duodenal ve parsiyel gastrektomi gastrik ülserler için seçilir.
Cerrahi tedavi ne derece başarılıdır? Ameliyattan sonra ülserlerin çok az bir yüzdesi tekrarlar. Vagotomiden sonra tekrarlama olursa, çoğunlukla tablet tedavisi iyi yanıt verir. Parsiyel gastrektomiden sonra ise anastomoz bölgesinde stoma ülseri denen bir ülser meydana gelebilir, fakat bu da ilaçla başarılı biçimde tedavi edilebilir. Belli bir ameliyatın başarılı olma şansı ülsere, ameliyat işlemine ve diğer etkenlere bağlı olup, cerrahınız, operasyondan önce bunları sizinle konuşacaktır. Genelde amaliyatların çoğu başarılıdır ve en aşağı hastaların yüzde 80'i sonuçtan memnundurlar. Diğer yüzde 10-15'i genellikle fakat tam anlamıyla olmamakla birlikte tatmin olmuşlardır. Geriye kalan yüzde 5'inde ise ya ameliyat başarısız olmuştur, ya da yetersiz kalmıştır.
Yan etkilerin özellikleri ve olma olasılıkları yapılan ameliyatın niteliğine bağlıdır. Bunlara ishali, kusmayı, anemiyi veya seyrek olarak beslenme bozukluğunu örnek olarak verebiliriz. Bazı kişilerde yemeklerden sonra terleme, baş dönmesi ve palpitasyonlar (güçlü kalp vuruları) meydana gelebilir. Bu olay, parsiyel gastrektomi, trunkal vagotomi ve drenaj operasyonlarından sonra gelir ve tıp dilinde "damping sendromu" olarak adlandırılır. Böylesi yan etkiler genellikle belli bir süre sonra düzelirlerse de bazı durumlarda çok ağır ve inatçı olabilirler. Çok selektif vagotomide bu yan etkiler en az olduğundan (ülser tekrarı en fazla olmasına rağmen) daha sık olarak uygulanır. Görülmektedir ki, etkin tıbbi (ilaçla) tedavi yöntemleri geliştikçe cerrahiye duyulan gereksinim azalacaktır.
Ülser İyileştirici İlaçlar, Ülser İlaç
Ülser İyileştirici İlaçlar, Ülser İlaç
Asit azaltıcı ilaçlar, Ülser İlaçları
Histamin adlı kimyasal maddenin, midenin üst bölümündeki parietal hücrelerin yüzeylerindeki histamin reseptörü denen özel bölgelere bağlanarak mide salgısını artırdığı bilinmektedir. Vagus siniriyle ve gastrin ile uyarılmak, midede histamin üretimini artırarak mide asit miktarını çoğaltır. Bu bakımdan, histaminin etkisini engelleyecek bir ilacın (diğer bir deyimle bir antihistaminin) yararlı bir anti-ülser ilacı olacağı düşünüldü. Ancak, saman nezlesi gibi alerjik durumlarda kullanılan antihistaminlerin mide asit salgılanmasına hiçbir etkisi yoktur. Bu nedenle yeni bir ilaç grubu bulmak gerekiyordu.
Bu tip ilaçlar ancak 1970'lerde geliştirilebildiler ve histamin-2-reseptör antagonistleri ya da kısaca H2 blokerleri olarak adlandırıldılar. H2 blokerleri aynı histamin gibi, parietal hücrelerdeki histamin reseptörlerine bağlanmalarına rağmen asit salgılanmasını uyarmazlar, ama reseptöre bağlanmış olduklarından, histaminin parietal hücrelerle etkileşmesini engelleyip, mide asit salgılanmasını etkin biçimde önlemiş olurlar. En yaygın H2 blokerleri smetidin ve ranitidindir. Bunlar bir iki ay süreyle kullanıldıklarında ülseri yüzde 90 iyileştirirler. Tedavinin en uygun süresi daha sonra ele alınacak birkaç etkene bağlıdır.
Genelde H2 blokerleri hem tehlikesiz hem de iyi tolere edilir niteliktedir. En iyi bilinen simetidin, bazen, erkeklerde cinsel güç azalması ve aynı anda alınan bazı ilaçların bedenimizce işlenmesini etkilemek gibi istenmeyen sonuçları ortaya çıkarabilir. Fakat, ilaç kesildiğinde geri dönüşümlü olan bu yan etkilerle, kullanan hastaların büyük çoğunluğu karşı karşıya gelmemiştir. Simetidinin çok uzun süre kullanılması halinde mide kanserine yol açacağı yönünde bir yaklaşım vardır. Ancak bunu doğrulayacak bir bulgu olmadığı gibi, böyle bir tehlikenin olmadığına ait bazı kanıtlar da saptanmıştır.
H2 blokerleri kullanıma girmeden önce, peptik ülser tedavisinde antikolinerjikier adlı bir ilaç grubu da yaygın olarak kullanılmaktaydı. Bunlara örnek olarak atropin, propantelin ve hiyosin verilebilir. Antikolinerjikier mide asit salgılanmasını azaltsalar da, H2 blokerleri kadar etkili değildirler. Üstelik, ağız kuruluğu, görüntü bulanması ve idrar yapma güçlüğü gibi yan etkileri vardır. Bu nedenlerden dolayı, günümüzde seyrek olarak kullanılmaktadırlar.
Anti-asitler
Anti-asitler, mide asidini nötralize ederek mide ve duodenumun mukozasına zarar vermesini azaltan ilaçlardır. Beyaz bir sıvı ya da çiğneme tableti olarak kullanılırlar. Sodyum bikarbonat ve kalsiyum bikarbonat gibi bazı anti-asitler kana emildiklerinden, yüksek dozlarda emilmiş sodyum ve kalsiyum, istenmeyen yan-etkilere yol açabilirler. Bu anti-asitlerle birlikte bol süt içmek böbrek yıpranmasına neden olabilir. Sodyum bikarbonat az miktarlarda alındığında bazı kişilerde ağrıyı azaltabilirler. Günümüzde kullanılan birçok anti-asit, emilmediklerinden ciddi yan etkiler göstermezler. Genellikle magnezyum tuzları (magnezyum hidroksid veya magnezyum trisilikat) ya da alüminyum tuzları (alüminyum hidroksid) veya her ikisinin karışımı biçimindedirler. Mide asidini tamamiyle nötralize etmek için, günde, her biri 30 mi olan 7 doz veya günde çeyrek litre gibi büyük hacimlerde anti-asit almak gerekir. Bu miktarlar ülserinizi iyi ederse de, böyle bir tedavi hem kullanışsızdır, hem de bağırsak çalışmalarında değişiklikler yapar.
Magnezyum içeren anti-asitler ishal yaparken, alüminyumlular kabızlığa neden olurlar. Bu nedenle ikisini birlikte kullanmak gerekir. Anti-asitler ayrıca antibiyotikler ve kalp ilaçları gibi ilaçların emilmeleri ile de etkileşirler. Bunları günün farklı saatlerinde almakta yarar vardır. Herhangi bir kuşkunuz olursa doktorunuza sormanız iyi olur.
Anti-asitler, genellikle 10 ml'lik küçük dozlar halinde, günde üç-dört kere kullanılırlar. Bu dozlar ülseri iyileştirmek için yeterli olmamakla birlikte karın ağrısı ve sindirim bozukluğu gibi belirtileri azaltırlar. Ülserin belirtileri öğün zamanları veya gece İle bağlantılı olarak belirir; bu bakımdan anti-asitleri öğünlerden sonra ve yatmadan önce almak doğru olur. Sindirim bozukluğu günün herhangi bir saatinde ortaya çıkacağından ilacı cebinizde ya da cüzdanınızda taşımakta yarar vardır. Bu yönden, antiasit tabletler, sıvı preparasyonlardan daha kullanışlıdır.
Mukozayı koruyucu ilaçlar
Bu tip anti-ülser ilaçlarının mide asidi üzerine bir etkileri yoktur ama, asit ve pepsin yıkıcı etkisine karşı mukozanın direncini artırır. Bu ilaçlara örnek olarak tri-potasyum disitrato bizmutat ya da kısaca TDB (ticari adı: De-Nol) verilebilir. TDB sıvı ve tablet biçiminde kullanılabilir ve aktif maddesi, bir metal olan bizmuttur. Bizmutun etki mekanizması bilinmemekle birlikte, ülser çukurunun dibinde koruyucu bir tabaka meydana getirerek asit ya da pepsinin bu bölgeyle bağlantısını kesip iyileşmesine olanak sağladığı sanılmaktadır. Ciddi bir yan etkisi saptanamamıştır, ama dışkıyı koyu renge boyadığından, bunu kanla karıştırmamak gerekir. Tedavide kısa sürelerle kullanılan TDB, ülseri iyileştirmede H2 blokerleri kadar etkindir.
Mukoza direncini artıran bir diğer ilaç da karbenoksolondur. Meyan kökünden elde edilen bu madde birkaç mekanizmanın bir araya gelmesiyle etki gösterir. Mukozadaki hücrelerden mukus üretimini artırmak bunlardan biridir. Ülseri iyileştirmekte h2 blokerleri ve TDB kadar etkinse de, tansiyonda yükselme, ayak bileklerinde şişme, önemli bir vücut tozu olan potasyumun kan düzeyinde düşmesi gibi istenmeyen yan etkileri vardır. Diğer bakımlardan sağlıklı olan kimseler bile, eğer karbenoksolon kullanıyorlarsa her hafta tansiyon, kilo ve sık sık da kan potasyumu yönünden doktor tarafından denetlenmelidirler. İlaç özellikleri nedeniyle günümüzde daha az kullanılmaktadır.
Meyan kökünden elde edilen diğer bir kimyasal madde de "deglisirinize meyan "d ir (DGM). Karbenoksolon gibi yan etkileri olmadığı halde, ne yazık ki ülseri iyileştirmede o denli etkin değildir.
Geçmiş yıllarda prostaglandinler, prenzepin, tri-mipramin gibi çeşitli anti-ülser ilaçları denenmiştir. Ancak, bunları bulmak zor olduğu gibi yararlı olup olmadıkları da kesin değildir. Bu tam bir liste değildir ve her an yeni kimyasallar denenmektedir.
Asit azaltıcı ilaçlar, Ülser İlaçları
Histamin adlı kimyasal maddenin, midenin üst bölümündeki parietal hücrelerin yüzeylerindeki histamin reseptörü denen özel bölgelere bağlanarak mide salgısını artırdığı bilinmektedir. Vagus siniriyle ve gastrin ile uyarılmak, midede histamin üretimini artırarak mide asit miktarını çoğaltır. Bu bakımdan, histaminin etkisini engelleyecek bir ilacın (diğer bir deyimle bir antihistaminin) yararlı bir anti-ülser ilacı olacağı düşünüldü. Ancak, saman nezlesi gibi alerjik durumlarda kullanılan antihistaminlerin mide asit salgılanmasına hiçbir etkisi yoktur. Bu nedenle yeni bir ilaç grubu bulmak gerekiyordu.
Bu tip ilaçlar ancak 1970'lerde geliştirilebildiler ve histamin-2-reseptör antagonistleri ya da kısaca H2 blokerleri olarak adlandırıldılar. H2 blokerleri aynı histamin gibi, parietal hücrelerdeki histamin reseptörlerine bağlanmalarına rağmen asit salgılanmasını uyarmazlar, ama reseptöre bağlanmış olduklarından, histaminin parietal hücrelerle etkileşmesini engelleyip, mide asit salgılanmasını etkin biçimde önlemiş olurlar. En yaygın H2 blokerleri smetidin ve ranitidindir. Bunlar bir iki ay süreyle kullanıldıklarında ülseri yüzde 90 iyileştirirler. Tedavinin en uygun süresi daha sonra ele alınacak birkaç etkene bağlıdır.
Genelde H2 blokerleri hem tehlikesiz hem de iyi tolere edilir niteliktedir. En iyi bilinen simetidin, bazen, erkeklerde cinsel güç azalması ve aynı anda alınan bazı ilaçların bedenimizce işlenmesini etkilemek gibi istenmeyen sonuçları ortaya çıkarabilir. Fakat, ilaç kesildiğinde geri dönüşümlü olan bu yan etkilerle, kullanan hastaların büyük çoğunluğu karşı karşıya gelmemiştir. Simetidinin çok uzun süre kullanılması halinde mide kanserine yol açacağı yönünde bir yaklaşım vardır. Ancak bunu doğrulayacak bir bulgu olmadığı gibi, böyle bir tehlikenin olmadığına ait bazı kanıtlar da saptanmıştır.
H2 blokerleri kullanıma girmeden önce, peptik ülser tedavisinde antikolinerjikier adlı bir ilaç grubu da yaygın olarak kullanılmaktaydı. Bunlara örnek olarak atropin, propantelin ve hiyosin verilebilir. Antikolinerjikier mide asit salgılanmasını azaltsalar da, H2 blokerleri kadar etkili değildirler. Üstelik, ağız kuruluğu, görüntü bulanması ve idrar yapma güçlüğü gibi yan etkileri vardır. Bu nedenlerden dolayı, günümüzde seyrek olarak kullanılmaktadırlar.
Anti-asitler
Anti-asitler, mide asidini nötralize ederek mide ve duodenumun mukozasına zarar vermesini azaltan ilaçlardır. Beyaz bir sıvı ya da çiğneme tableti olarak kullanılırlar. Sodyum bikarbonat ve kalsiyum bikarbonat gibi bazı anti-asitler kana emildiklerinden, yüksek dozlarda emilmiş sodyum ve kalsiyum, istenmeyen yan-etkilere yol açabilirler. Bu anti-asitlerle birlikte bol süt içmek böbrek yıpranmasına neden olabilir. Sodyum bikarbonat az miktarlarda alındığında bazı kişilerde ağrıyı azaltabilirler. Günümüzde kullanılan birçok anti-asit, emilmediklerinden ciddi yan etkiler göstermezler. Genellikle magnezyum tuzları (magnezyum hidroksid veya magnezyum trisilikat) ya da alüminyum tuzları (alüminyum hidroksid) veya her ikisinin karışımı biçimindedirler. Mide asidini tamamiyle nötralize etmek için, günde, her biri 30 mi olan 7 doz veya günde çeyrek litre gibi büyük hacimlerde anti-asit almak gerekir. Bu miktarlar ülserinizi iyi ederse de, böyle bir tedavi hem kullanışsızdır, hem de bağırsak çalışmalarında değişiklikler yapar.
Magnezyum içeren anti-asitler ishal yaparken, alüminyumlular kabızlığa neden olurlar. Bu nedenle ikisini birlikte kullanmak gerekir. Anti-asitler ayrıca antibiyotikler ve kalp ilaçları gibi ilaçların emilmeleri ile de etkileşirler. Bunları günün farklı saatlerinde almakta yarar vardır. Herhangi bir kuşkunuz olursa doktorunuza sormanız iyi olur.
Anti-asitler, genellikle 10 ml'lik küçük dozlar halinde, günde üç-dört kere kullanılırlar. Bu dozlar ülseri iyileştirmek için yeterli olmamakla birlikte karın ağrısı ve sindirim bozukluğu gibi belirtileri azaltırlar. Ülserin belirtileri öğün zamanları veya gece İle bağlantılı olarak belirir; bu bakımdan anti-asitleri öğünlerden sonra ve yatmadan önce almak doğru olur. Sindirim bozukluğu günün herhangi bir saatinde ortaya çıkacağından ilacı cebinizde ya da cüzdanınızda taşımakta yarar vardır. Bu yönden, antiasit tabletler, sıvı preparasyonlardan daha kullanışlıdır.
Mukozayı koruyucu ilaçlar
Bu tip anti-ülser ilaçlarının mide asidi üzerine bir etkileri yoktur ama, asit ve pepsin yıkıcı etkisine karşı mukozanın direncini artırır. Bu ilaçlara örnek olarak tri-potasyum disitrato bizmutat ya da kısaca TDB (ticari adı: De-Nol) verilebilir. TDB sıvı ve tablet biçiminde kullanılabilir ve aktif maddesi, bir metal olan bizmuttur. Bizmutun etki mekanizması bilinmemekle birlikte, ülser çukurunun dibinde koruyucu bir tabaka meydana getirerek asit ya da pepsinin bu bölgeyle bağlantısını kesip iyileşmesine olanak sağladığı sanılmaktadır. Ciddi bir yan etkisi saptanamamıştır, ama dışkıyı koyu renge boyadığından, bunu kanla karıştırmamak gerekir. Tedavide kısa sürelerle kullanılan TDB, ülseri iyileştirmede H2 blokerleri kadar etkindir.
Mukoza direncini artıran bir diğer ilaç da karbenoksolondur. Meyan kökünden elde edilen bu madde birkaç mekanizmanın bir araya gelmesiyle etki gösterir. Mukozadaki hücrelerden mukus üretimini artırmak bunlardan biridir. Ülseri iyileştirmekte h2 blokerleri ve TDB kadar etkinse de, tansiyonda yükselme, ayak bileklerinde şişme, önemli bir vücut tozu olan potasyumun kan düzeyinde düşmesi gibi istenmeyen yan etkileri vardır. Diğer bakımlardan sağlıklı olan kimseler bile, eğer karbenoksolon kullanıyorlarsa her hafta tansiyon, kilo ve sık sık da kan potasyumu yönünden doktor tarafından denetlenmelidirler. İlaç özellikleri nedeniyle günümüzde daha az kullanılmaktadır.
Meyan kökünden elde edilen diğer bir kimyasal madde de "deglisirinize meyan "d ir (DGM). Karbenoksolon gibi yan etkileri olmadığı halde, ne yazık ki ülseri iyileştirmede o denli etkin değildir.
Geçmiş yıllarda prostaglandinler, prenzepin, tri-mipramin gibi çeşitli anti-ülser ilaçları denenmiştir. Ancak, bunları bulmak zor olduğu gibi yararlı olup olmadıkları da kesin değildir. Bu tam bir liste değildir ve her an yeni kimyasallar denenmektedir.
3 Mayıs 2010 Pazartesi
Tup Bebekte Cogul Gebelik Onlenir Mi?
Tüp Bebekte Çoğul Gebelik Önlemek Mümkün Mü?
Burada, her kliniğin kendi "implantasyon oranını" belirlemesi gerekiyor. "İmplantasyon oranı," transfer ettiğiniz embriyonun tutunma oranı demek. Bunu hesaplamak mümkün. Eğer kliniğin "implantasyon oranı" yüksekse o zaman, fazla sayıda embriyo transfer etmeye gerek yok. Son dönemde Sağlık Bakanlığı, 3'ten fazla embriyo transfer etmeyi de yasakladı. Ancak, bu ne kadar uygulanıyor doğrusu bilmiyorum. Bunun birtakım istisnai durumları bazı hastalar için elbette olacak. İstisnaları konuşmuyorum, genelden bahsediyorum.
Çoğul gebeliklerde istenmeyen durumlar gelişiyor mu?
Olmaz mı var tabii. İkiz gebelikte prematüre yani çocuğun yoğun bakım ihtiyacı hissetmesi oranı, tekil gebeliğe göre 2 kat artmış iken, üçüz gebelikte bu 5 kat artıyor. O zaman çok iyi düşünmemiz lazım. Çoğul gebelik, bazı bebeklerde kalıcı hasarlara yol açabiliyor. Yeni doğan yoğun bakım ünitelerinin gerekliliği ortaya çıkıyor. Yeni Doğan Yoğun Bakım Üniteleri kurmak da Tüp Bebek Merkezi kurmak kadar pahalı bir yatırım. Eğitimli ve tecrübeli personel çok önemli. Bu da ülkeye ekstra bir yük getiriyor işin doğrusu. Sonuç olarak "çoğul gebelik" için şunu söyleyebilirim: İki tane belki kabul edebiliriz. Çünkü annenin iki tane göğsü var çocuğu emzirebilmek için. İki tane kolu var çocuğu tutabilmek için. Ama ikizin üzerindeki çoğul gebeliklerde problem yaşanıyor.
"Çoğul gebelik olursa, bunları, anne karnında gebelik ilerlemeden sonlandırmak mümkündür. Onun için biz çok sayıda embriyo transfer edelim. Gerekirse sonlandırırız" yaklaşımına ne diyeceksiniz?
Bu her zaman için doğru bir yaklaşım değil. Çünkü eğer üçün üzerinde gebelik varsa, bunların mutlaka azaltılması öneriliyor. Mesele, üçüzden ikize indirmek kararının verilmesi. Tavsiye etmek ile mutlaka arasında bir fark var. Bu işlem, pek de masum olmayan bir işlem. Artı çiftlere, psikolojik olarak da birtakım yükler getirebilen bir işlem. Onun için hastalar embriyo transferi yapılırken, "Gebe kalayım da nasıl olursa olsun. Eğer çoğul gebelik olursa, nasıl olsa doktorum bir çaresine bakar" diye düşünüyorlar. Oysa çiftin daha önceden düşünüp kararlı gelmesinde fayda var. Çünkü biz ekip olarak hastaya, "Sizin şu kadar embriyonuz var. Sizin özellikleriniz göz önüne alındığında bu embriyolardan transfer edilmeye layık olan şu kadar tanesi var. Sizin yaş grubunuzda bizim kliniğimizin gebelik oranlarına ve tecrübemize göre, transfer edeceğimiz embriyo sayısı şu olmalı. İki tane transfer edersek gebe kalma oranınız şu kadar" gibi bir konuşma yapıyoruz. Hastalar bize itiraz edebiliyorlar ve hatta çoğul gebelik riskini dikkate almayabiliyorlar. Hastaların iyi yönlendirilmesi gerekiyor. Tabii son karar her zaman hastanındır.
Burada, her kliniğin kendi "implantasyon oranını" belirlemesi gerekiyor. "İmplantasyon oranı," transfer ettiğiniz embriyonun tutunma oranı demek. Bunu hesaplamak mümkün. Eğer kliniğin "implantasyon oranı" yüksekse o zaman, fazla sayıda embriyo transfer etmeye gerek yok. Son dönemde Sağlık Bakanlığı, 3'ten fazla embriyo transfer etmeyi de yasakladı. Ancak, bu ne kadar uygulanıyor doğrusu bilmiyorum. Bunun birtakım istisnai durumları bazı hastalar için elbette olacak. İstisnaları konuşmuyorum, genelden bahsediyorum.
Çoğul gebeliklerde istenmeyen durumlar gelişiyor mu?
Olmaz mı var tabii. İkiz gebelikte prematüre yani çocuğun yoğun bakım ihtiyacı hissetmesi oranı, tekil gebeliğe göre 2 kat artmış iken, üçüz gebelikte bu 5 kat artıyor. O zaman çok iyi düşünmemiz lazım. Çoğul gebelik, bazı bebeklerde kalıcı hasarlara yol açabiliyor. Yeni doğan yoğun bakım ünitelerinin gerekliliği ortaya çıkıyor. Yeni Doğan Yoğun Bakım Üniteleri kurmak da Tüp Bebek Merkezi kurmak kadar pahalı bir yatırım. Eğitimli ve tecrübeli personel çok önemli. Bu da ülkeye ekstra bir yük getiriyor işin doğrusu. Sonuç olarak "çoğul gebelik" için şunu söyleyebilirim: İki tane belki kabul edebiliriz. Çünkü annenin iki tane göğsü var çocuğu emzirebilmek için. İki tane kolu var çocuğu tutabilmek için. Ama ikizin üzerindeki çoğul gebeliklerde problem yaşanıyor.
"Çoğul gebelik olursa, bunları, anne karnında gebelik ilerlemeden sonlandırmak mümkündür. Onun için biz çok sayıda embriyo transfer edelim. Gerekirse sonlandırırız" yaklaşımına ne diyeceksiniz?
Bu her zaman için doğru bir yaklaşım değil. Çünkü eğer üçün üzerinde gebelik varsa, bunların mutlaka azaltılması öneriliyor. Mesele, üçüzden ikize indirmek kararının verilmesi. Tavsiye etmek ile mutlaka arasında bir fark var. Bu işlem, pek de masum olmayan bir işlem. Artı çiftlere, psikolojik olarak da birtakım yükler getirebilen bir işlem. Onun için hastalar embriyo transferi yapılırken, "Gebe kalayım da nasıl olursa olsun. Eğer çoğul gebelik olursa, nasıl olsa doktorum bir çaresine bakar" diye düşünüyorlar. Oysa çiftin daha önceden düşünüp kararlı gelmesinde fayda var. Çünkü biz ekip olarak hastaya, "Sizin şu kadar embriyonuz var. Sizin özellikleriniz göz önüne alındığında bu embriyolardan transfer edilmeye layık olan şu kadar tanesi var. Sizin yaş grubunuzda bizim kliniğimizin gebelik oranlarına ve tecrübemize göre, transfer edeceğimiz embriyo sayısı şu olmalı. İki tane transfer edersek gebe kalma oranınız şu kadar" gibi bir konuşma yapıyoruz. Hastalar bize itiraz edebiliyorlar ve hatta çoğul gebelik riskini dikkate almayabiliyorlar. Hastaların iyi yönlendirilmesi gerekiyor. Tabii son karar her zaman hastanındır.
Tup Bebek İlac Tedavisi
Tüp Bebekte Gebelik İçin İlaç Tedavisi?
1990'ların ortalarında, "İlaç kullanmayı ortadan kaldırarak, hiç ilaç kullanmadan tüp bebek yapmak mümkün müdür" tarzında birtakım araştırmalar başladı. Bu konuda yapılan araştırmalar sonucunda ilk bebek, 1994 yılında Kore'de doğdu. Arkasından bu çalışma Avustralya'da tekrar edildi. İlaç kullanmadan gerçekleşen ilk gebelik, Kore'de elde edildi. Sezaryen sırasında yumurtalıktan alman olgunlaşmamış yumurtaların, laboratuvar ortamında olgunlaştırılıp, başka bir hastaya (yumurta bağışı tarzında düşünün) transfer edilmesiyle gerçekleşti. 1991'de ilk kez Kore'de uygulanmaya başlanan bu teknik Kuzey Amerika'da da denendi. Ama başlangıç çalışmaları çok başarılı değil. 1999 yılına kadar bu şekilde yapılan 56 tane vaka bildirildi. Bunlardan sadece 2 tane gebelik elde edilebildi.
Demek ki...
Çok da başarılı değil gibi. 1999 yılında Kanada'da benim de içinde bulunduğum bir ekip ile birlikte böyle bir çalışma yaptık. Sonuçlarımızı dünyanın en saygın, en itibarlı dergilerinden bir tanesinde yayımladık. Dünyada o güne dek 56 vakada toplam 2 gebelik elde edilmişken bizim 20 hastada 25 siklus'ta elde ettiğimiz başarı oranımız yüzde 40 idi. 20 hastada 25 deneme sonunda 10 tanesinde gebelik elde etmiştik. Bu sonuç, o güne kadar bu konuda yapılmış dünyadaki en başarılı çalışmaya ait. Bunu devam ettirdik ve şu anda belli bir yere geldi, oturdu. Burada yapılan işlem şu: Normalde biz klasik tüp bebek hastalarına ilaçlan vererek yumurtaları olgun hale getiriyoruz. Aldığımız yumurtaları, gerek mikroenjeksiyon olsun gerek klasik IVF yardımıyla dölledikten sonra elde ettiğimiz embriyoları rahme transfer ediyoruz. İlaçsız tüp bebek denemesinde ise, aldığımız yumurtaların tamamı "olgunlaşmamış yumurta." Bunları laboratuvar ortamında olgunlaştırıyoruz. Bu olgunlaştırma süreci, 24 ila 48 saat sürüyor. Olgunlaştırdıktan sonra tüp bebekte ya da mikroenjeksiyonda yaptığımız gibi elde ettiğimiz embriyoları rahim içerisine transfer ediyoruz. Bu şekilde gebelikler elde ediliyor. Bu gebeliklerde, doğan bebeklerle ilgili birtakım soru işaretleri vardı. Oysa bugün, bu yöntemle doğan bebeklerde ne doğal yollardan ne de klasik ilaç kullanılarak doğan bebeklerden daha fazla bir anormallik olmadığı da ortaya çıktı. Dolayısıyla bu bir alternatif tedavi yöntemi olsa bile ne yazık ki herkese uygun değil.
1990'ların ortalarında, "İlaç kullanmayı ortadan kaldırarak, hiç ilaç kullanmadan tüp bebek yapmak mümkün müdür" tarzında birtakım araştırmalar başladı. Bu konuda yapılan araştırmalar sonucunda ilk bebek, 1994 yılında Kore'de doğdu. Arkasından bu çalışma Avustralya'da tekrar edildi. İlaç kullanmadan gerçekleşen ilk gebelik, Kore'de elde edildi. Sezaryen sırasında yumurtalıktan alman olgunlaşmamış yumurtaların, laboratuvar ortamında olgunlaştırılıp, başka bir hastaya (yumurta bağışı tarzında düşünün) transfer edilmesiyle gerçekleşti. 1991'de ilk kez Kore'de uygulanmaya başlanan bu teknik Kuzey Amerika'da da denendi. Ama başlangıç çalışmaları çok başarılı değil. 1999 yılına kadar bu şekilde yapılan 56 tane vaka bildirildi. Bunlardan sadece 2 tane gebelik elde edilebildi.
Demek ki...
Çok da başarılı değil gibi. 1999 yılında Kanada'da benim de içinde bulunduğum bir ekip ile birlikte böyle bir çalışma yaptık. Sonuçlarımızı dünyanın en saygın, en itibarlı dergilerinden bir tanesinde yayımladık. Dünyada o güne dek 56 vakada toplam 2 gebelik elde edilmişken bizim 20 hastada 25 siklus'ta elde ettiğimiz başarı oranımız yüzde 40 idi. 20 hastada 25 deneme sonunda 10 tanesinde gebelik elde etmiştik. Bu sonuç, o güne kadar bu konuda yapılmış dünyadaki en başarılı çalışmaya ait. Bunu devam ettirdik ve şu anda belli bir yere geldi, oturdu. Burada yapılan işlem şu: Normalde biz klasik tüp bebek hastalarına ilaçlan vererek yumurtaları olgun hale getiriyoruz. Aldığımız yumurtaları, gerek mikroenjeksiyon olsun gerek klasik IVF yardımıyla dölledikten sonra elde ettiğimiz embriyoları rahme transfer ediyoruz. İlaçsız tüp bebek denemesinde ise, aldığımız yumurtaların tamamı "olgunlaşmamış yumurta." Bunları laboratuvar ortamında olgunlaştırıyoruz. Bu olgunlaştırma süreci, 24 ila 48 saat sürüyor. Olgunlaştırdıktan sonra tüp bebekte ya da mikroenjeksiyonda yaptığımız gibi elde ettiğimiz embriyoları rahim içerisine transfer ediyoruz. Bu şekilde gebelikler elde ediliyor. Bu gebeliklerde, doğan bebeklerle ilgili birtakım soru işaretleri vardı. Oysa bugün, bu yöntemle doğan bebeklerde ne doğal yollardan ne de klasik ilaç kullanılarak doğan bebeklerden daha fazla bir anormallik olmadığı da ortaya çıktı. Dolayısıyla bu bir alternatif tedavi yöntemi olsa bile ne yazık ki herkese uygun değil.
Preimplantasyon Genetik Tani
"Preimplantasyon Genetik Tanı" nasıl bir gelişme kaydetti?
Bu gelişme mikroenjeksiyon kadar hızlı olmadı. "Preimplantasyon genetik tanı" hâlâ sadece belli yerlerde yapılabiliyor. Bugün itibariyle 23 kromozomun tamamını test etmeye yetmiyor. Sadece 8 kromozom test edebiliyor. Ancak, özel bazı durumlar varsa, kişinin bu taranan 8 kromozomun dışındaki kromozomların bir tanesinde anormallik varsa, o kromozomları da test etmek mümkün. Bir nebze elbise dikmeye benziyor, yani konfeksiyondan hazır almaktan değil de elbiseyi özel olarak kişiye dikmek gibi bir uygulama. Bu konuda yapılacak işler var. Dolayısıyla günümüze doğru gelişmeleri takip ederken bunlara rastlıyoruz.
"Preimplantasyon genetik tanı" hakkında biraz daha geniş bilgi verebilir misiniz? Oldukça önemli ve hayati bir konu.
Genetik, biyolojinin kalıtım ve çeşitlilikle ilgilenen dalı. Genetik madde hücre çekirdeğinde bulunan DNA (deoksiribonükleikasit) molekülüdür. Kalıtımın işlevsel birimi olan genler DNA molekülü üzerindeki nükleotid dizileridir. DNA molekülünün proteinlerle bir araya gelerek oluşturduğu yapılar kromozom olarak adlandırılır. İnsan hücreleri 46 kromozom içerir. Bunların 23 tanesi anneden 23 tanesi babadan gelir. Cinsiyeti belirleyen kromozomlar "X" ve "Y" kromozomları olarak adlandırılır. (46 "XX" dişi / 46 "XY" erkek). Genetik materyalde meydana gelen her türlü mutasyonlar (değişimler), artma ve azalmalar zararlı etkilere yol açıyorsa, genetik hastalık olarak nitelendiriliyor. Genel olarak genetik hastalıkların sıklığı ile ilgili bilgi vermek oldukça zordur.
Çünkü genetik hastalıkların bir kısmı yaşamın ileri dönemlerine kadar belirti vermeyebilir. Örneğin gut, "koroner arter hastalığı," diyabet gibi multifaktöriyel kalıtım gösteren hastalıkların sıklığının belirlenmesi güçtür. Buna karşılık sayıları 6 bine yaklaşan tek gen hastalıklarının tüm aykırı doğumlar içinde görülme sıklığı yüzde 1 kadardır. Yeni doğan döneminde kromozom anomalisi görülme oranı ise yüzde 0,56 olarak saptanmıştır. Gebeliğin ilk 3 ayında bebek kaybıyla sonuçlanan kendiliğinden oluşan düşüklerin yüzde 50-60'ında bir kromozom anomalisi vardır. Erişkin dönemde de tüm kanserlerin yüzde 1 kadarı bir genetik faktöre bağlıdır. Bu durumda, 25 yaş temel alındığında, toplumun yüzde 5'inin genetik faktörlerin önemli rol oynadığı bir hastalıktan etkilendiği görülmektedir. Genetik hastalıkların tanı ve tedavisinde son yıllarda kaydedilen hızlı gelişmeye karşın, halen tedavisi imkansız ya da ölümcül birçok genetik hastalığın önlenmesinde "Genetik Danışma ve Doğum Öncesi (Prenatal) Tanı" en etkin yöntemlerdir.
Bu gelişme mikroenjeksiyon kadar hızlı olmadı. "Preimplantasyon genetik tanı" hâlâ sadece belli yerlerde yapılabiliyor. Bugün itibariyle 23 kromozomun tamamını test etmeye yetmiyor. Sadece 8 kromozom test edebiliyor. Ancak, özel bazı durumlar varsa, kişinin bu taranan 8 kromozomun dışındaki kromozomların bir tanesinde anormallik varsa, o kromozomları da test etmek mümkün. Bir nebze elbise dikmeye benziyor, yani konfeksiyondan hazır almaktan değil de elbiseyi özel olarak kişiye dikmek gibi bir uygulama. Bu konuda yapılacak işler var. Dolayısıyla günümüze doğru gelişmeleri takip ederken bunlara rastlıyoruz.
"Preimplantasyon genetik tanı" hakkında biraz daha geniş bilgi verebilir misiniz? Oldukça önemli ve hayati bir konu.
Genetik, biyolojinin kalıtım ve çeşitlilikle ilgilenen dalı. Genetik madde hücre çekirdeğinde bulunan DNA (deoksiribonükleikasit) molekülüdür. Kalıtımın işlevsel birimi olan genler DNA molekülü üzerindeki nükleotid dizileridir. DNA molekülünün proteinlerle bir araya gelerek oluşturduğu yapılar kromozom olarak adlandırılır. İnsan hücreleri 46 kromozom içerir. Bunların 23 tanesi anneden 23 tanesi babadan gelir. Cinsiyeti belirleyen kromozomlar "X" ve "Y" kromozomları olarak adlandırılır. (46 "XX" dişi / 46 "XY" erkek). Genetik materyalde meydana gelen her türlü mutasyonlar (değişimler), artma ve azalmalar zararlı etkilere yol açıyorsa, genetik hastalık olarak nitelendiriliyor. Genel olarak genetik hastalıkların sıklığı ile ilgili bilgi vermek oldukça zordur.
Çünkü genetik hastalıkların bir kısmı yaşamın ileri dönemlerine kadar belirti vermeyebilir. Örneğin gut, "koroner arter hastalığı," diyabet gibi multifaktöriyel kalıtım gösteren hastalıkların sıklığının belirlenmesi güçtür. Buna karşılık sayıları 6 bine yaklaşan tek gen hastalıklarının tüm aykırı doğumlar içinde görülme sıklığı yüzde 1 kadardır. Yeni doğan döneminde kromozom anomalisi görülme oranı ise yüzde 0,56 olarak saptanmıştır. Gebeliğin ilk 3 ayında bebek kaybıyla sonuçlanan kendiliğinden oluşan düşüklerin yüzde 50-60'ında bir kromozom anomalisi vardır. Erişkin dönemde de tüm kanserlerin yüzde 1 kadarı bir genetik faktöre bağlıdır. Bu durumda, 25 yaş temel alındığında, toplumun yüzde 5'inin genetik faktörlerin önemli rol oynadığı bir hastalıktan etkilendiği görülmektedir. Genetik hastalıkların tanı ve tedavisinde son yıllarda kaydedilen hızlı gelişmeye karşın, halen tedavisi imkansız ya da ölümcül birçok genetik hastalığın önlenmesinde "Genetik Danışma ve Doğum Öncesi (Prenatal) Tanı" en etkin yöntemlerdir.
2 Mayıs 2010 Pazar
DEPRESYON: ÇAĞIN HASTALIĞI
Kendini karanlık bir buluta girmiş gibi hissediyor, içinden hiç bir şey yapmak gelmiyordu. Sanki beynindeki saat durmuş, akıp giden zamanın dışında kalmış, unutulmuştu. Geceleri yatağa girdikten donra saatlerce dönüp duruyor, arada uykuya dalsa bile genellikle gün ışımadan uyanıyor, bir daha da gözüne uyku girmiyordu. Birisiyle konuşurken dalıp gidiyor, dikkatini konuşulan konuya veremiyordu. Son günlerde olur olmaz şeyler için ağlamaya başlamıştı. İçinde hiç geçmeyen bir mahsunluk, bir terkedilmişlik duygusu vardı. Geçmişini gözden geçirdiğinde pişmanlık duyuyor, gelecek için umut besleyemiyordu. Ölüm bir kurtuluş gibi görünüyor, ancak çocukları aklına geliyor ve düşündüklerinden korkuya kapılıyordu.
Sonunda, eşinin baskısıyla bir psikiyatriste gitmeyi kabul etti. Görüşme sırasında oldukça sakindi. Yalnızca bir kez, intihar planlarından ve çocuklarının annesiz kalmalarından duyduğu korkudan söz ederken ağladı. Depresyon tanısını yadırgamadı. İlaç kullanması ve görüşmelere gelmesi gerekiyordu.
İki hafta sonra, kendisini çok daha iyi hissediyordu. Ancak, tam olarak iyileşmesi bir ayı buldu. Bu arada, aslında yıllardır ılımlı bir depresyon içinde yaşamakta olduğunun farkına vardı. Gençlik yıllarındaki heveslerini ve heyecanlarını yitirmesinin aradan geçen yılların doğal bir sonucu olmadığını, otuz beş yaşında da geleceğe yönelik umutlar beslenebileceğini gördü.
Depresyon en sık rastlanan ruhsal bozukluk
Yukarıdaki öykünün kişisel bazı bölümleri var. Herkesin depresyonu aynı özellikleri göstermiyor. Kiminde karamsarlık ve umutsuzluk, kimindeyse genel bir ilgisizlik ve yaşamdan zevk alamama ön plana geçiyor. Bazıları uykusuzluk ve iştahsızlıktan yakınırken, bazen tam tersine aşırı bir uyku ve tıkınırcasına yemek yeme davranışı görülüyor.
Ancak, şu ya da bu biçimde, depresyon toplumda en sık rastlanan ruhsal bozukluk. Her on erkekten birisi ve her beş kadından birisi yaşamı boyunca bir kez depresyon geçiriyor. Bu yüksek oranlar nedeniyle, depresyon psikiyatrinin soğuk algınlığı olarak biliniyor.
Depresyon her yaşta görülebiliiyor. Kadınlarda en sık otuzbeş kırkbeş yaşları arasında, erkeklerde ise kırkbeş altmışbeş yaşları arasında ortaya çıkıyor. Depresyon riskinin en düşük olduğu grup evli erkekler. İkinci sırada evli kadınlar geliyor. Bir başka deyişle, evlilik depresyona karşı koruyucu bir rol oynuyor. En riskli grup ise ayrılmış ya da boşanmış kadınlar.
İstatistiklerdeki en çarpıcı sonuçsa, kuşkusuz, depresyon oranlarının yıllar içinde gösterdiği büyük artış. Son yirmibeş yılda toplumda depresyon görülme sıklığının on ile yirmi kat arasında arttığı bildiriliyor. Depresyon özellikle gençler arasında giderek yaygınlaşıyor. Bu nedenle, bazı araştırmacılar, dünyanın melankoli çağına girmekte olduğunu ileri sürüyorlar.
Depresyon ve intihar
Depresyonun en dramatik sonuçlarından birisi intihar. Depresyon geçiren kişilerin yüzde onbeşi yaşamlarını intiharla noktalıyorlar. Bu oran genel toplum ortalamasının yaklaşık otuz katı. Dolayısıyla, depresyonda intihar girişimlerine yönelik önlemler yaşamsal bir önem taşıyor. Gelişmiş ülkelerde bu amaçla kurulmuş intihar önleme merkezleri var. Söz konusu merkezler ülkemizde de bazı büyük kentlerde kurulma aşamasında. Alınan diğer önlemler arasında, basındaki intiharı kışkırtıcı yayınların denetlenmesi, büyük köprüler gibi intihar için sık tercih edilen yerlerde önlem alınması, ateşli silah bulundurulması konusunda bazı kısıtlamaların uygulanması sayılabilir.
Depresyonun nedenleri
Kişiyi depresyona sürükleyen nedir? Neden, yaşam insanın gözüne çekilmez bir yük gibi görünmeye başlar? Çoğu zaman, kişinin başından bazı olumsuz olaylar geçmiştir. Bir yakınının ölümü, ağır bir hastalık, evlilikle ilgili sorunlar, ayrılık, işsizlik gibi bir çok neden saptanabilir. Ancak bunların varlığı soruyu tam olarak yanıtlamıyor. Çünkü, bir çok kişi bu tür sorunlarla karşılaşırken, yalnızca bazıları depresyon geçiriyor? Dolayısıyla, bazı kişilerde depresyona bir yatkınlık söz konusu.
Bugünkü bilgimize göre, depresyondaki en önemli yatkınlık etkeni kalıtım. Yapılan araştırmalar, depresyon geçiren kişilerin akrabalarında da depresyonun sık görüldüğünü gösteriyor.
Öte yandan, depresyona yatkın kişilerde bazı kişilik özellikleri dikkat çekiyor. Kimseyi incitmemeye, herkesi hoşnut etmeye çalışıyorlar. Bunlar genellikle aşırı duyarlı, titiz, sorumluluk duygusu yüksek kişiler. Sürekli mükemmeli arıyor, ulaştıkları başarıları yetersiz görüyorlar. Onurlarına fazla düşkünler. Öfkelerini genellikle belli etmiyor, sıkıntılarını içlerine atıyorlar.
Ayrıca, depresyon ilaçlara ya da bedensel hastalıklara bağlı olarak da ortaya çıkabiliyor. Tansiyon ilaçları, tüberküloz tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar ve steroidler söz konusu ilaçlar arasında sayılabilir. Beyin kanamaları ve beyindeki damar tıkanıklıklarından sonra da sıklıkla depresyon ortaya çıkıyor. Depresyona yol açabilen diğer hastalıklar kanser, şeker hastalığı, kalp hastalıkları, ağır kansızlık ve tiroid bezi hastalıkları. Böbrek yetmezliği nedeniyle diyalize giren hastalarda da depresyon sık görülüyor.
Cinsiyete özgü farklar
Yapılan araştırmalar kadınların depresyon konusunda erkeklere göre daha açık sözlü olduklarını gösteriyor. Kadınlar genellikle duygularını kolay açığa vuruyor, yaşadıkları sıkıntıyı dile getirip yardım talebinde bulunuyorlar. Erkeklerse, 'erkek adam ağlamaz' deyişini haklı çıkaracak şekilde davranıyor, depresif duygularını ve umutsuzluklarını gizlemeye, güçlü erkek imajından taviz vermemeye çalışıyorlar.
Beyinde neler oluyor
Depresyon, hangi nedene bağlı olursa olsun bir beyin hastalığı. Depresyon geçirmekte olan kişiler üzerinde yapılan incelemeler, bu kişilerin beyinlerinde depresyon sırasında bazı değişiklikler olduğunu gösteriyor. En sık rastlanan bulgu, sinir hücreleri arasındaki iletişimi sağlayan kavşaklardaki tıkanıklık. Geçişten sorumlu maddelerin üretimindeki ya da karşı tarafa iletilmesindeki bir bozukluğun depresyona yol açabileceği ileri sürülüyor.
Tedavi
Depresyon ilaç tedavisine iyi yanıt veren bir bozukluk. Hastaların büyük bölümünde iki üç hafta içinde belirgin bir iyileşme görülüyor. Eğer uygun dozda ve yeterli süre ilaç kullanımına rağmen istenen düzelme sağlanamazsa bazı ek ilaçlar ve son çare olarak da elektroşok tedavisi deneniyor.
Psikoterapi, daha çok hafif depresyonlarda tercih edilen bir yöntem. Hastalığın şiddetli döneminde genellikle pek yarar sağlamıyor. Ancak, ilaçlarla belirli bir yatışma sağlandıktan sonra tedaviye eklenmesi, kişinin kendisini ve depresyona zemin hazırlayan kişilik özelliklerini daha iyi tanıması yönünden önem taşıyor.
MANİ: DEPRESYONUN NEGATİFİ
Mani, insanı karamsarlığın derinliklerine sürükleyen depresyonun bir negatifi. Bir aşırı neşe ya da taşkınlık hali. Maniye giren kişinin ruhu bir ırmak gibi gürültüyle akmaya başlıyor. Bu güçlü ve engel tanımaz akış kişiye akıl almaz şeyler yaptırıyor. Örneğin, orta yaşlı mazbut bir kadının aşırı makyaj yapıp, gözalıcı ve seksi giysilerle ortalıkta dolaşmasına, olur olmaz yerlerde kahkahalar atıp, açık saçık fıkralar anlatmasına yol açabiliyor. Ya da ölçülü ve saygılı tavırlarıyla bilinen bir memur, böyle bir nöbet sırasında, müdürün odasına girip, ona hayat hakkında tumturaklı bir nutuk çekebiliyor.
İçini kaplayan taşkın duygular, kişiyi boyuna konuşmaya ve hareket etmeye zorluyor. Bir kaç saatlik uyku kendini dinlenmiş hissetmesine yettiği için günlük uyku süresi azalıyor. Hesapsız harcamalar, iş yatırımları ve tehlikeli bir şekilde araba kullanma manide sık görülen diğer sorunlar.
Maniye giren kişi, genellikle bir aşırı güven duygusu içinde yüzüyor. Bu güven duygusu kimi zaman onu, psikozun gerçek dışı dünyasına kadar götürüyor. Kendini ülkenin tüm sorunlarını çözecek bir politik lider ya da bir peygamber olarak görebiliyor. Nutuklar atıyor, vaazler veriyor, hatta Tanrının onu görevlendirdiğini belirten sesler duymaya, çevrede bazı kutsal işaretler görmeye başlıyor.
Maninin sonu depresyon
'Çok gülen çok ağlarmış' atasözünü doğrulayacak şekilde, manik atak geçiren kişilerin neredeyse tamamı daha sonra bir depresyon geçiriyor. Bu nedenle, mani ayrı bir hastalık olarak görülmüyor. Mani ve depresyon aynı ruhsal bozukluğun iki farklı evresi olarak kabul ediliyor. Sanki, duyguları düzenleyen zemberek bozulmuş gibi, kişi aşırı uçlara savrulup duruyor. Neşe ve taşkınlığın doruklarına tırmanıyor, sonra karamsarlığın derinliklerinde kayboluyor. Arada, normal dönemler olsa da, sarkaç bu şekilde maniyle depresyon arasında sallanıp duruyor.
Maniye kim daha yatkın?
Mani ve depresyon evrelerinden oluşan ruhsal bozukluk 'İki Kutuplu Duygu Bozukluğu' olarak adlandırılıyor. Bu bozukluk, yalnızca depresyon dönemlerinin görüldüğü 'Tek Kutuplu duygu Bozukluğu'ndan bir çok yönden farklılıklar gösteriyor. Bir kere toplumdaki yaygınlığı depresyona göre oldukça düşük; yüzde bir dolayında. Daha erken yaşlarda ortaya çıkıyor. Kalıtımın rolü bu bozuklukta daha belirgin. Birinci derece akrabalarda bu hastalığı geçiren birisi varsa, kişinin hastalanma olasılığı toplum ortalamasının altı katına yükseliyor.
Tedavi ve korunma:
Mani tedavisinde etkinliği gösterilmiş çok sayıda ilaç var. Ayrıca, kişiyi iyileştikten sonra yeniden hastalanmaktan korumak için kullanılan ilaçlar da oldukça etkili. Ancak, yıllarca koruyucu ilaç kullanma zorunluluğu genellikle hastalar için sorun oluyor. Bir çok hasta bu nedenle bir süre sonra ilacı bırakıp yeniden hastalanıyor.
Depresyonun Mantığı
Depresyondaki olumsuz düşünceler, hatalı ve tek yanlı işleyen bir mantık sisteminin ürünü. Bu mantık sisteminin bir tarafından ne verirseniz verin, diğer taraftan mutlaka karamsar ve umut kırıcı yorumlar çıkıyor. Umuda çıkan tüm yollar özenle kapatılmış. Söz konusu sistem altı temel mantık hatasına dayanıyor.
1. Keyfi çıkarsamalar: Yeterince kanıt olmamasına karşın, yaşanan olaylar ve içinde bulunulan koşullar hakkında olumsuz sonuçlar çıkarılır. Örneğin, sınava hazırlanmakta olan bir kişi, ortada bir neden yokken, başarılı olamayacağı kararına varabilir. Ya da, depresyona giren bir işadamı, iflasının kaçınılmaz olduğu inancına saplanabilir.
2. Seçici odaklanma: İçinde bulunulan durum ya da yaşanan deneyimlerin kötü yanları üzerinde odaklanılır. Dolayısıyla, günboyunca bir çok olumlu ve olumsuz olaylarla karşılaşan kişi, akşam olduğunda yalnızca yaşadığı olumsuzlukları anımsar ve berbat bir gün geçirdiği kararına varır.
3. Kişiselleştirme: Kişi, kendisiyle ilgili olmayan ya da çok az ilgili olan olayları üzerine alınır. Örneğin, yolda karşılaştığı ve muhtemelen onu görmemiş olan bir arkadaşının selam vermemesini, 'Mutlaka onu kıracak bir şeyler yapmış olmalıyım' biçiminde yorumlayabilir.
4. Aşırı genelleme: Tek bir olaydan genel sonuçlar çıkarılır. Kişi, otobüs zamanında gelmediği için, hiç bir işinin yolunda gitmediği yargısına varabilir. Ya da arkadaşı zamanında telefon etmediği için, artık hiç kimsenin onunla ilgilenmek istemediği sonucunu çıkarabilir.
5. Ya hep ya hiç biçiminde düşünme: Her türlü olay 'ya hep ya hiç' kuralına göre değerlendirilir. Mükemmel olmayan her şeyin berbat olduğu yargısına varılır. Kişi, yalnızca siyah beyazdan oluşan, diğer tonları olmayan bir yargılama sistemine sahiptir.
6. Küçümseme veya büyütme: Kişi başarılı olduğu işleri küçümserken, hatalarını abartır.
DUYGUDURUM BOZUKLUKLARI ARTIK TEDAVİ EDİLEBİLİYOR
İkbinüçyüzyıl önce adı konup tanımlanmış bir insani sorun olan aşırı duygulanma halleri, yani aşırı üzülme ve aşırı coşma, ancak son elli yıldır etkili bir şekilde tedavi edilebiliyor. Çağımızın çözümlenebilir sorunu olan çöküntü ve taşkınlık, artık, hekimlerin diğer tedavi edilebilir hastalıklar gibi gördüğü bir sorun. Aslında acısını da çeken bilir. Bir düşünün: Bir zamanlar ne denli iradeli bir insan olsanız da gün gelip, bir nedenle çaresiz, çekilmez çözümsüz bir insan oldunuz ve hatta size bu işten kurtulmak olası değil gibi geliyor ve bunu çözmenin tek yolunun ortadan yok olmak olduğu bile aklınıza geliyor. Eşiniz dostunuz artık eskisi gibi kolay anlaşılır bir insan olmadığınızı ima ediyor ve sizin kendinizden yakındığınız kadar onlar da sizden yakınıyor. Sonra birisi diyor ki, dostum, boşuna bu çektiklerin, bunun çaresi var! İnanmak ne kadar da zor. Oysa bunun çok uzun bir öyküsü vardı, bunlar nasıl düzelir? Yarı inanır yarı inanmaz bir halde bir uzmana gidiyorsunuz, ve tanı konuyor: "Bu bir depresyon..." Sunulan çareye inanmamakla birlikte sizi denemeye davet eden çağrıya kulak verdiğinizde bir ay gibi bir sürede, dünyaya bakarken kullandığınız gözlükler değişiyor. Kendinize güveniyor, dünyayı yaşanır bulur oluyorsunuz. Eskiden kafanızda binlerce kez evirip çevirdiğiniz sorunlar size artık çözülebilir geliyor. Bunu da hekimin size yazdığı bir reçeteye ve/veya sorduğu bazı sorulara borçlusunuz.
Yanlış anlamadınız, çöküntü ve taşkınlık artık tedavi edilebiliyor. Yeterki siz bir uzmanın sizi değerlendirmesine izin verin. Bunu deneyenlerin yaklaşık yüzde yetmişi çare buluyor. Bu hiç de düşük bir oran değil.
Sonunda, eşinin baskısıyla bir psikiyatriste gitmeyi kabul etti. Görüşme sırasında oldukça sakindi. Yalnızca bir kez, intihar planlarından ve çocuklarının annesiz kalmalarından duyduğu korkudan söz ederken ağladı. Depresyon tanısını yadırgamadı. İlaç kullanması ve görüşmelere gelmesi gerekiyordu.
İki hafta sonra, kendisini çok daha iyi hissediyordu. Ancak, tam olarak iyileşmesi bir ayı buldu. Bu arada, aslında yıllardır ılımlı bir depresyon içinde yaşamakta olduğunun farkına vardı. Gençlik yıllarındaki heveslerini ve heyecanlarını yitirmesinin aradan geçen yılların doğal bir sonucu olmadığını, otuz beş yaşında da geleceğe yönelik umutlar beslenebileceğini gördü.
Depresyon en sık rastlanan ruhsal bozukluk
Yukarıdaki öykünün kişisel bazı bölümleri var. Herkesin depresyonu aynı özellikleri göstermiyor. Kiminde karamsarlık ve umutsuzluk, kimindeyse genel bir ilgisizlik ve yaşamdan zevk alamama ön plana geçiyor. Bazıları uykusuzluk ve iştahsızlıktan yakınırken, bazen tam tersine aşırı bir uyku ve tıkınırcasına yemek yeme davranışı görülüyor.
Ancak, şu ya da bu biçimde, depresyon toplumda en sık rastlanan ruhsal bozukluk. Her on erkekten birisi ve her beş kadından birisi yaşamı boyunca bir kez depresyon geçiriyor. Bu yüksek oranlar nedeniyle, depresyon psikiyatrinin soğuk algınlığı olarak biliniyor.
Depresyon her yaşta görülebiliiyor. Kadınlarda en sık otuzbeş kırkbeş yaşları arasında, erkeklerde ise kırkbeş altmışbeş yaşları arasında ortaya çıkıyor. Depresyon riskinin en düşük olduğu grup evli erkekler. İkinci sırada evli kadınlar geliyor. Bir başka deyişle, evlilik depresyona karşı koruyucu bir rol oynuyor. En riskli grup ise ayrılmış ya da boşanmış kadınlar.
İstatistiklerdeki en çarpıcı sonuçsa, kuşkusuz, depresyon oranlarının yıllar içinde gösterdiği büyük artış. Son yirmibeş yılda toplumda depresyon görülme sıklığının on ile yirmi kat arasında arttığı bildiriliyor. Depresyon özellikle gençler arasında giderek yaygınlaşıyor. Bu nedenle, bazı araştırmacılar, dünyanın melankoli çağına girmekte olduğunu ileri sürüyorlar.
Depresyon ve intihar
Depresyonun en dramatik sonuçlarından birisi intihar. Depresyon geçiren kişilerin yüzde onbeşi yaşamlarını intiharla noktalıyorlar. Bu oran genel toplum ortalamasının yaklaşık otuz katı. Dolayısıyla, depresyonda intihar girişimlerine yönelik önlemler yaşamsal bir önem taşıyor. Gelişmiş ülkelerde bu amaçla kurulmuş intihar önleme merkezleri var. Söz konusu merkezler ülkemizde de bazı büyük kentlerde kurulma aşamasında. Alınan diğer önlemler arasında, basındaki intiharı kışkırtıcı yayınların denetlenmesi, büyük köprüler gibi intihar için sık tercih edilen yerlerde önlem alınması, ateşli silah bulundurulması konusunda bazı kısıtlamaların uygulanması sayılabilir.
Depresyonun nedenleri
Kişiyi depresyona sürükleyen nedir? Neden, yaşam insanın gözüne çekilmez bir yük gibi görünmeye başlar? Çoğu zaman, kişinin başından bazı olumsuz olaylar geçmiştir. Bir yakınının ölümü, ağır bir hastalık, evlilikle ilgili sorunlar, ayrılık, işsizlik gibi bir çok neden saptanabilir. Ancak bunların varlığı soruyu tam olarak yanıtlamıyor. Çünkü, bir çok kişi bu tür sorunlarla karşılaşırken, yalnızca bazıları depresyon geçiriyor? Dolayısıyla, bazı kişilerde depresyona bir yatkınlık söz konusu.
Bugünkü bilgimize göre, depresyondaki en önemli yatkınlık etkeni kalıtım. Yapılan araştırmalar, depresyon geçiren kişilerin akrabalarında da depresyonun sık görüldüğünü gösteriyor.
Öte yandan, depresyona yatkın kişilerde bazı kişilik özellikleri dikkat çekiyor. Kimseyi incitmemeye, herkesi hoşnut etmeye çalışıyorlar. Bunlar genellikle aşırı duyarlı, titiz, sorumluluk duygusu yüksek kişiler. Sürekli mükemmeli arıyor, ulaştıkları başarıları yetersiz görüyorlar. Onurlarına fazla düşkünler. Öfkelerini genellikle belli etmiyor, sıkıntılarını içlerine atıyorlar.
Ayrıca, depresyon ilaçlara ya da bedensel hastalıklara bağlı olarak da ortaya çıkabiliyor. Tansiyon ilaçları, tüberküloz tedavisinde kullanılan bazı ilaçlar ve steroidler söz konusu ilaçlar arasında sayılabilir. Beyin kanamaları ve beyindeki damar tıkanıklıklarından sonra da sıklıkla depresyon ortaya çıkıyor. Depresyona yol açabilen diğer hastalıklar kanser, şeker hastalığı, kalp hastalıkları, ağır kansızlık ve tiroid bezi hastalıkları. Böbrek yetmezliği nedeniyle diyalize giren hastalarda da depresyon sık görülüyor.
Cinsiyete özgü farklar
Yapılan araştırmalar kadınların depresyon konusunda erkeklere göre daha açık sözlü olduklarını gösteriyor. Kadınlar genellikle duygularını kolay açığa vuruyor, yaşadıkları sıkıntıyı dile getirip yardım talebinde bulunuyorlar. Erkeklerse, 'erkek adam ağlamaz' deyişini haklı çıkaracak şekilde davranıyor, depresif duygularını ve umutsuzluklarını gizlemeye, güçlü erkek imajından taviz vermemeye çalışıyorlar.
Beyinde neler oluyor
Depresyon, hangi nedene bağlı olursa olsun bir beyin hastalığı. Depresyon geçirmekte olan kişiler üzerinde yapılan incelemeler, bu kişilerin beyinlerinde depresyon sırasında bazı değişiklikler olduğunu gösteriyor. En sık rastlanan bulgu, sinir hücreleri arasındaki iletişimi sağlayan kavşaklardaki tıkanıklık. Geçişten sorumlu maddelerin üretimindeki ya da karşı tarafa iletilmesindeki bir bozukluğun depresyona yol açabileceği ileri sürülüyor.
Tedavi
Depresyon ilaç tedavisine iyi yanıt veren bir bozukluk. Hastaların büyük bölümünde iki üç hafta içinde belirgin bir iyileşme görülüyor. Eğer uygun dozda ve yeterli süre ilaç kullanımına rağmen istenen düzelme sağlanamazsa bazı ek ilaçlar ve son çare olarak da elektroşok tedavisi deneniyor.
Psikoterapi, daha çok hafif depresyonlarda tercih edilen bir yöntem. Hastalığın şiddetli döneminde genellikle pek yarar sağlamıyor. Ancak, ilaçlarla belirli bir yatışma sağlandıktan sonra tedaviye eklenmesi, kişinin kendisini ve depresyona zemin hazırlayan kişilik özelliklerini daha iyi tanıması yönünden önem taşıyor.
MANİ: DEPRESYONUN NEGATİFİ
Mani, insanı karamsarlığın derinliklerine sürükleyen depresyonun bir negatifi. Bir aşırı neşe ya da taşkınlık hali. Maniye giren kişinin ruhu bir ırmak gibi gürültüyle akmaya başlıyor. Bu güçlü ve engel tanımaz akış kişiye akıl almaz şeyler yaptırıyor. Örneğin, orta yaşlı mazbut bir kadının aşırı makyaj yapıp, gözalıcı ve seksi giysilerle ortalıkta dolaşmasına, olur olmaz yerlerde kahkahalar atıp, açık saçık fıkralar anlatmasına yol açabiliyor. Ya da ölçülü ve saygılı tavırlarıyla bilinen bir memur, böyle bir nöbet sırasında, müdürün odasına girip, ona hayat hakkında tumturaklı bir nutuk çekebiliyor.
İçini kaplayan taşkın duygular, kişiyi boyuna konuşmaya ve hareket etmeye zorluyor. Bir kaç saatlik uyku kendini dinlenmiş hissetmesine yettiği için günlük uyku süresi azalıyor. Hesapsız harcamalar, iş yatırımları ve tehlikeli bir şekilde araba kullanma manide sık görülen diğer sorunlar.
Maniye giren kişi, genellikle bir aşırı güven duygusu içinde yüzüyor. Bu güven duygusu kimi zaman onu, psikozun gerçek dışı dünyasına kadar götürüyor. Kendini ülkenin tüm sorunlarını çözecek bir politik lider ya da bir peygamber olarak görebiliyor. Nutuklar atıyor, vaazler veriyor, hatta Tanrının onu görevlendirdiğini belirten sesler duymaya, çevrede bazı kutsal işaretler görmeye başlıyor.
Maninin sonu depresyon
'Çok gülen çok ağlarmış' atasözünü doğrulayacak şekilde, manik atak geçiren kişilerin neredeyse tamamı daha sonra bir depresyon geçiriyor. Bu nedenle, mani ayrı bir hastalık olarak görülmüyor. Mani ve depresyon aynı ruhsal bozukluğun iki farklı evresi olarak kabul ediliyor. Sanki, duyguları düzenleyen zemberek bozulmuş gibi, kişi aşırı uçlara savrulup duruyor. Neşe ve taşkınlığın doruklarına tırmanıyor, sonra karamsarlığın derinliklerinde kayboluyor. Arada, normal dönemler olsa da, sarkaç bu şekilde maniyle depresyon arasında sallanıp duruyor.
Maniye kim daha yatkın?
Mani ve depresyon evrelerinden oluşan ruhsal bozukluk 'İki Kutuplu Duygu Bozukluğu' olarak adlandırılıyor. Bu bozukluk, yalnızca depresyon dönemlerinin görüldüğü 'Tek Kutuplu duygu Bozukluğu'ndan bir çok yönden farklılıklar gösteriyor. Bir kere toplumdaki yaygınlığı depresyona göre oldukça düşük; yüzde bir dolayında. Daha erken yaşlarda ortaya çıkıyor. Kalıtımın rolü bu bozuklukta daha belirgin. Birinci derece akrabalarda bu hastalığı geçiren birisi varsa, kişinin hastalanma olasılığı toplum ortalamasının altı katına yükseliyor.
Tedavi ve korunma:
Mani tedavisinde etkinliği gösterilmiş çok sayıda ilaç var. Ayrıca, kişiyi iyileştikten sonra yeniden hastalanmaktan korumak için kullanılan ilaçlar da oldukça etkili. Ancak, yıllarca koruyucu ilaç kullanma zorunluluğu genellikle hastalar için sorun oluyor. Bir çok hasta bu nedenle bir süre sonra ilacı bırakıp yeniden hastalanıyor.
Depresyonun Mantığı
Depresyondaki olumsuz düşünceler, hatalı ve tek yanlı işleyen bir mantık sisteminin ürünü. Bu mantık sisteminin bir tarafından ne verirseniz verin, diğer taraftan mutlaka karamsar ve umut kırıcı yorumlar çıkıyor. Umuda çıkan tüm yollar özenle kapatılmış. Söz konusu sistem altı temel mantık hatasına dayanıyor.
1. Keyfi çıkarsamalar: Yeterince kanıt olmamasına karşın, yaşanan olaylar ve içinde bulunulan koşullar hakkında olumsuz sonuçlar çıkarılır. Örneğin, sınava hazırlanmakta olan bir kişi, ortada bir neden yokken, başarılı olamayacağı kararına varabilir. Ya da, depresyona giren bir işadamı, iflasının kaçınılmaz olduğu inancına saplanabilir.
2. Seçici odaklanma: İçinde bulunulan durum ya da yaşanan deneyimlerin kötü yanları üzerinde odaklanılır. Dolayısıyla, günboyunca bir çok olumlu ve olumsuz olaylarla karşılaşan kişi, akşam olduğunda yalnızca yaşadığı olumsuzlukları anımsar ve berbat bir gün geçirdiği kararına varır.
3. Kişiselleştirme: Kişi, kendisiyle ilgili olmayan ya da çok az ilgili olan olayları üzerine alınır. Örneğin, yolda karşılaştığı ve muhtemelen onu görmemiş olan bir arkadaşının selam vermemesini, 'Mutlaka onu kıracak bir şeyler yapmış olmalıyım' biçiminde yorumlayabilir.
4. Aşırı genelleme: Tek bir olaydan genel sonuçlar çıkarılır. Kişi, otobüs zamanında gelmediği için, hiç bir işinin yolunda gitmediği yargısına varabilir. Ya da arkadaşı zamanında telefon etmediği için, artık hiç kimsenin onunla ilgilenmek istemediği sonucunu çıkarabilir.
5. Ya hep ya hiç biçiminde düşünme: Her türlü olay 'ya hep ya hiç' kuralına göre değerlendirilir. Mükemmel olmayan her şeyin berbat olduğu yargısına varılır. Kişi, yalnızca siyah beyazdan oluşan, diğer tonları olmayan bir yargılama sistemine sahiptir.
6. Küçümseme veya büyütme: Kişi başarılı olduğu işleri küçümserken, hatalarını abartır.
DUYGUDURUM BOZUKLUKLARI ARTIK TEDAVİ EDİLEBİLİYOR
İkbinüçyüzyıl önce adı konup tanımlanmış bir insani sorun olan aşırı duygulanma halleri, yani aşırı üzülme ve aşırı coşma, ancak son elli yıldır etkili bir şekilde tedavi edilebiliyor. Çağımızın çözümlenebilir sorunu olan çöküntü ve taşkınlık, artık, hekimlerin diğer tedavi edilebilir hastalıklar gibi gördüğü bir sorun. Aslında acısını da çeken bilir. Bir düşünün: Bir zamanlar ne denli iradeli bir insan olsanız da gün gelip, bir nedenle çaresiz, çekilmez çözümsüz bir insan oldunuz ve hatta size bu işten kurtulmak olası değil gibi geliyor ve bunu çözmenin tek yolunun ortadan yok olmak olduğu bile aklınıza geliyor. Eşiniz dostunuz artık eskisi gibi kolay anlaşılır bir insan olmadığınızı ima ediyor ve sizin kendinizden yakındığınız kadar onlar da sizden yakınıyor. Sonra birisi diyor ki, dostum, boşuna bu çektiklerin, bunun çaresi var! İnanmak ne kadar da zor. Oysa bunun çok uzun bir öyküsü vardı, bunlar nasıl düzelir? Yarı inanır yarı inanmaz bir halde bir uzmana gidiyorsunuz, ve tanı konuyor: "Bu bir depresyon..." Sunulan çareye inanmamakla birlikte sizi denemeye davet eden çağrıya kulak verdiğinizde bir ay gibi bir sürede, dünyaya bakarken kullandığınız gözlükler değişiyor. Kendinize güveniyor, dünyayı yaşanır bulur oluyorsunuz. Eskiden kafanızda binlerce kez evirip çevirdiğiniz sorunlar size artık çözülebilir geliyor. Bunu da hekimin size yazdığı bir reçeteye ve/veya sorduğu bazı sorulara borçlusunuz.
Yanlış anlamadınız, çöküntü ve taşkınlık artık tedavi edilebiliyor. Yeterki siz bir uzmanın sizi değerlendirmesine izin verin. Bunu deneyenlerin yaklaşık yüzde yetmişi çare buluyor. Bu hiç de düşük bir oran değil.
Zehirlenme Nedir?
Zehirlenme
Zehirlenme Belirtileri; İnsan Vücuduna Zararlı maddelerin oral (sindirim), solunum, cilt ve enjeksiyonlar yolu ile girmesi zehirlenmelere yol açar. İlaç ve kimyasal maddelerin farklı amaç doğrultusunda alınmaları sonucu oluşan zehirlenmeler hastanede, evde, işyerlerinde, alışveriş ya da eğlence merkezlerinde veya herhangi bir yerde, çeşitli maddelerle ve farklı şekillerde ortaya çıkabilirler.
Zehirlenme Belirtileri; İnsan Vücuduna Zararlı maddelerin oral (sindirim), solunum, cilt ve enjeksiyonlar yolu ile girmesi zehirlenmelere yol açar. İlaç ve kimyasal maddelerin farklı amaç doğrultusunda alınmaları sonucu oluşan zehirlenmeler hastanede, evde, işyerlerinde, alışveriş ya da eğlence merkezlerinde veya herhangi bir yerde, çeşitli maddelerle ve farklı şekillerde ortaya çıkabilirler.
Zehirlenme Belirtileri
Belirti ve Bulgular (Zehirlenme Vakaları)
Zehirlenme Belirtisi; Ağız yolu ile olan zehirlenmelerde ilk belirti gastrointestinal sistemin iritasyonuna bağlıdır. Ağız, boğaz ve midede yanma, bulantı, kusma, ishal olarak kendini gösterir. İlacın emilimine bağlı olarak solukluk, siyanoz, filiform nabız, konvülsiyon, şok ve koma gözlenebilir. Başlangıçta hastanın belirti vermemesi durumun ciddi olmadığını düşündürmemelidir. Öldürücü doz almış ve henüz belirti vermemiş olabileceği düşünülerek, bu yüzden her hasta ciddi olarak izlenmelidir.
Tanı
Özellikle bilinci kapalı hastalarda yakınları ve arkadaşlarıyla haberleşerek gerekli bilgilerin toplanması ve laboratuar analizleri tanıya yardım eder. İdrar tahlili, pH, dansite, protein, hepatotoksik ilaç zehirlenmelerinde karaciğer fonksiyon testleri, akciğer ödemi ve aspirasyon pnömonisini saptamak için akciğer grafisi, nefrotoksik ilaçlar akut böbrek yetmezliğine neden olabileceğinden elektrolit ve kreatinin ölçümleri, hastanın tanısının kesinleşmesinde ve yapılan tedavinin yeterliliği hakkında bilgi sağlamak için toksik ilacın dozunun bilinmesi, ritm ve ileti bozukluklarını saptamak için EKG çekilir.
Zehirlenme Belirtisi; Ağız yolu ile olan zehirlenmelerde ilk belirti gastrointestinal sistemin iritasyonuna bağlıdır. Ağız, boğaz ve midede yanma, bulantı, kusma, ishal olarak kendini gösterir. İlacın emilimine bağlı olarak solukluk, siyanoz, filiform nabız, konvülsiyon, şok ve koma gözlenebilir. Başlangıçta hastanın belirti vermemesi durumun ciddi olmadığını düşündürmemelidir. Öldürücü doz almış ve henüz belirti vermemiş olabileceği düşünülerek, bu yüzden her hasta ciddi olarak izlenmelidir.
Tanı
Özellikle bilinci kapalı hastalarda yakınları ve arkadaşlarıyla haberleşerek gerekli bilgilerin toplanması ve laboratuar analizleri tanıya yardım eder. İdrar tahlili, pH, dansite, protein, hepatotoksik ilaç zehirlenmelerinde karaciğer fonksiyon testleri, akciğer ödemi ve aspirasyon pnömonisini saptamak için akciğer grafisi, nefrotoksik ilaçlar akut böbrek yetmezliğine neden olabileceğinden elektrolit ve kreatinin ölçümleri, hastanın tanısının kesinleşmesinde ve yapılan tedavinin yeterliliği hakkında bilgi sağlamak için toksik ilacın dozunun bilinmesi, ritm ve ileti bozukluklarını saptamak için EKG çekilir.
Zehirlenme Çeşitleri Nelerdir
Kaza sonucu zehirlenme
Bu tür zehirlenmeler yaş ortalaması 2,5 dolaylarında bulunan küçük çocuklarda daha yaygındır.
Kaza sonucu zehirlenmeler
genellikle çocuğun çok yakından izlenmediği dönemlerde gerçekleşir. Örneğin; yeni bir bebek doğması, ev taşıma gibi.
Yüksek dozda istemli ilaç alımı
İntihar amaçlı girişimler genellikle ergenlik yaşlarındaki kız çocuklarında görülür. Acil bölümünde kendisine zarar vermiş birçok bireyin yeterince değerlendirilmediği görülmektedir. Bu tür hastaların hastaneye yatırılarak psikiyatri uzmanları tarafından değerlendirilmeleri gerekir.
İlaçların kötü amaçlı kullanımı
Alkol, opiod, kokain, amfetamin, halüsinojen gibi maddelerin kötü kullanımları görülür.
İyatrojenik Vakalar
Difenoksilat ve atropinin birlikte verilmesiyle ortaya çıkan zehirlenmeye en yaygın olarak rastlanır. Bu iki maddenin birlikte alınması, tedavi edici dozlarda bile bazen zehirleyici etki gösterebilir. En sık sonuçlanan ilaç zehirlenmesi digoksindir
Bu tür zehirlenmeler yaş ortalaması 2,5 dolaylarında bulunan küçük çocuklarda daha yaygındır.
Kaza sonucu zehirlenmeler
genellikle çocuğun çok yakından izlenmediği dönemlerde gerçekleşir. Örneğin; yeni bir bebek doğması, ev taşıma gibi.
Yüksek dozda istemli ilaç alımı
İntihar amaçlı girişimler genellikle ergenlik yaşlarındaki kız çocuklarında görülür. Acil bölümünde kendisine zarar vermiş birçok bireyin yeterince değerlendirilmediği görülmektedir. Bu tür hastaların hastaneye yatırılarak psikiyatri uzmanları tarafından değerlendirilmeleri gerekir.
İlaçların kötü amaçlı kullanımı
Alkol, opiod, kokain, amfetamin, halüsinojen gibi maddelerin kötü kullanımları görülür.
İyatrojenik Vakalar
Difenoksilat ve atropinin birlikte verilmesiyle ortaya çıkan zehirlenmeye en yaygın olarak rastlanır. Bu iki maddenin birlikte alınması, tedavi edici dozlarda bile bazen zehirleyici etki gösterebilir. En sık sonuçlanan ilaç zehirlenmesi digoksindir
Zehir Cesitleri Nelerdir
Solunum yoluyla zehirlenmeye yol açan etkenler (Zehirlenme Nedenleri)
Çeşitli Gazların, spreylerin ve dumanların evde, endüstri ve tarım alanlarında sık kullanılması ve/veya bunların solunması, araba eksozundan ya da sobadan yanan odun veya kömürden oluşan karbonmonoksit gazı, amonyak, klor, buharlaşan likit kimyasal maddeler, böcekler öldürücülerdir.
Sindirim yoluyla zehirlenmeye yol açan etkenler
İlaçlar, uygun olmayan yollarla hazırlanmış yiyecekler, ev ve endüstride sık kullanılan kimyasal maddeler, bitki toksinleri, petrol ürünleri, tarım ilaçları, yabani otlar, böceklerdir.
Cilt yoluyla zehirlenmeye yol açan etkenler
Böcek öldürücüler, tarım ilaçları, bazı deniz canlıları ve zehirli bitkilerdir.
Enjeksiyon yoluyla zehirlenmeye yol açan etkenler
Bazı deniz canlıları, yılanlar, böcekler, örümcekler, yakıcı kimyasal maddelerin enjeksiyonu, endüstri kazaları, bazı ilaçların enjeksiyonudur.
Çeşitli Gazların, spreylerin ve dumanların evde, endüstri ve tarım alanlarında sık kullanılması ve/veya bunların solunması, araba eksozundan ya da sobadan yanan odun veya kömürden oluşan karbonmonoksit gazı, amonyak, klor, buharlaşan likit kimyasal maddeler, böcekler öldürücülerdir.
Sindirim yoluyla zehirlenmeye yol açan etkenler
İlaçlar, uygun olmayan yollarla hazırlanmış yiyecekler, ev ve endüstride sık kullanılan kimyasal maddeler, bitki toksinleri, petrol ürünleri, tarım ilaçları, yabani otlar, böceklerdir.
Cilt yoluyla zehirlenmeye yol açan etkenler
Böcek öldürücüler, tarım ilaçları, bazı deniz canlıları ve zehirli bitkilerdir.
Enjeksiyon yoluyla zehirlenmeye yol açan etkenler
Bazı deniz canlıları, yılanlar, böcekler, örümcekler, yakıcı kimyasal maddelerin enjeksiyonu, endüstri kazaları, bazı ilaçların enjeksiyonudur.
Zehirlenme Tedavisi
Zehirlenmelerde Yaralıya Müdahale
Zehirlenme Tedavisi
Zehirlenen kişiyi bazen toksik çevreden çıkartmak, çok daha çabuk ve etkili olabilir. Kişi çok ağırsa, yerde sürükleyerek de dışarı çekebilirsiniz.
Dikkat! Havayla daha az veya çok oranda karıştıkları takdirde, bazı gazlar infilak edebilir. Her türlü patlama tehlikesini ortadan kaldırmak için, kazaen veya bilinçli olarak, en ufak bir kıvılcım çıkartabilecek jestlerden kaçının: Elektrik düğmelerinin çevrilmesi, kapı zili, yanar sigara gibi...
Tedavi ve Yapılması gereken
Kazazede zehirli ortamdan çıkarıldıktan sonra, dört olasılık ortaya çıkabilir.
Kişi kendindedir ve görünür bir kötü durumu yoktur. Bu durumda kendisini bir tıp kurumuna götürüp, toksikolojik muayeneden geçirtmekte yarar vardır. Çünkü ikinci derecede bir durumun ortaya çıkması böyle önlenir.
Kişi kendinde olabilir, ancak soluma güçlüğü çekebilir. Boğulma olasılığına karşı kendisini teskin edin. Sonra hastaneye kaldırtın. Bu arada boğulma belirtileri geçse de, hastaneye göndermeyi ihmal etmeyin.
Kişi baygınsa, ama soluyorsa: Kendisini hemen yan emniyet pozisyonuna getirin
Kişi ölü gibiyse: Derhal hayat busesi uygulayın Bunu, doktor yetişene kadar da sürdürün. Böylece gelir gelmez kalp masajına başlayacak olan doktorlara da yardım etmiş olursunuz
Olay belirgin şekilde intihar değilse, gerekli servis tarafından kaçağın nereden olduğu konusunda bir araştırma yapılıp, kaçak ortaya çıkartılmalıdır.
Zehirlenme Tedavisi
Zehirlenen kişiyi bazen toksik çevreden çıkartmak, çok daha çabuk ve etkili olabilir. Kişi çok ağırsa, yerde sürükleyerek de dışarı çekebilirsiniz.
Dikkat! Havayla daha az veya çok oranda karıştıkları takdirde, bazı gazlar infilak edebilir. Her türlü patlama tehlikesini ortadan kaldırmak için, kazaen veya bilinçli olarak, en ufak bir kıvılcım çıkartabilecek jestlerden kaçının: Elektrik düğmelerinin çevrilmesi, kapı zili, yanar sigara gibi...
Tedavi ve Yapılması gereken
Kazazede zehirli ortamdan çıkarıldıktan sonra, dört olasılık ortaya çıkabilir.
Kişi kendindedir ve görünür bir kötü durumu yoktur. Bu durumda kendisini bir tıp kurumuna götürüp, toksikolojik muayeneden geçirtmekte yarar vardır. Çünkü ikinci derecede bir durumun ortaya çıkması böyle önlenir.
Kişi kendinde olabilir, ancak soluma güçlüğü çekebilir. Boğulma olasılığına karşı kendisini teskin edin. Sonra hastaneye kaldırtın. Bu arada boğulma belirtileri geçse de, hastaneye göndermeyi ihmal etmeyin.
Kişi baygınsa, ama soluyorsa: Kendisini hemen yan emniyet pozisyonuna getirin
Kişi ölü gibiyse: Derhal hayat busesi uygulayın Bunu, doktor yetişene kadar da sürdürün. Böylece gelir gelmez kalp masajına başlayacak olan doktorlara da yardım etmiş olursunuz
Olay belirgin şekilde intihar değilse, gerekli servis tarafından kaçağın nereden olduğu konusunda bir araştırma yapılıp, kaçak ortaya çıkartılmalıdır.
Zehirlenmelere Karşı Önlemler
Zehirlenmeye Karşı Alınacak önlemler
Bazı basit tedbirleri almak ve kurallara uymak, tehlikeyi önemli ölçüde azaltabilir.
Havasız yerde kalmayın
Yakıtı ne olursa olsun, bir aletin iyi çalışmaması, karbon oksidi oluşturur, özellikle kömürle çalışan aygıtlarda buna çok rastlanır. Baca sistemi, yılda iki defa kontrol edilmelidir.
Evinizdeki yüksek ve alçaktaki havalandırma deliklerini (özellikle banyo ve mutfaklarda) tıkamayın.
Araçların durumunu sık sık kontrol edin. özellikle elastik gaz borularını mümkün oldukça sık değiştirin. Asgari iki yılda bir bunları değiştirmek şarttır.
Her akşam ve evden uzun bir süre ayrı kalacağınız her sefer, gaz sayacını veya bütan gazının tüpünün ağzını kapatın. Küçük çocuklarınız varsa, bu kontrolü mutfağı her kullandıktan sonra yapın.
Ocakları söndürebilecek hava akımlarına dikkat edin. Gaz ocağı veya fırının bulunduğu mutfak veya oda kapısını kapatın.
Havagazı tesisatından yararlananlar, her türlü arızada gaz şirketine haber verip, adam çağırmalıdır. Bütan gazı tüpleri kullananlar da, tüpleri mutlaka dışarı yerleştirmelidir.
Havagazı tesisatında kendiniz hiçbir değişikliğe kalkışmayın. Bütan gazı tüplerini de siz değiştirmeyin.
Bazı basit tedbirleri almak ve kurallara uymak, tehlikeyi önemli ölçüde azaltabilir.
Havasız yerde kalmayın
Yakıtı ne olursa olsun, bir aletin iyi çalışmaması, karbon oksidi oluşturur, özellikle kömürle çalışan aygıtlarda buna çok rastlanır. Baca sistemi, yılda iki defa kontrol edilmelidir.
Evinizdeki yüksek ve alçaktaki havalandırma deliklerini (özellikle banyo ve mutfaklarda) tıkamayın.
Araçların durumunu sık sık kontrol edin. özellikle elastik gaz borularını mümkün oldukça sık değiştirin. Asgari iki yılda bir bunları değiştirmek şarttır.
Her akşam ve evden uzun bir süre ayrı kalacağınız her sefer, gaz sayacını veya bütan gazının tüpünün ağzını kapatın. Küçük çocuklarınız varsa, bu kontrolü mutfağı her kullandıktan sonra yapın.
Ocakları söndürebilecek hava akımlarına dikkat edin. Gaz ocağı veya fırının bulunduğu mutfak veya oda kapısını kapatın.
Havagazı tesisatından yararlananlar, her türlü arızada gaz şirketine haber verip, adam çağırmalıdır. Bütan gazı tüpleri kullananlar da, tüpleri mutlaka dışarı yerleştirmelidir.
Havagazı tesisatında kendiniz hiçbir değişikliğe kalkışmayın. Bütan gazı tüplerini de siz değiştirmeyin.
Demir Zehirlenmesi
Demir Zehirlenmesi, genellikle demir içeren ilaçların çocuklarda yanlışlıkla, erişkinlerde ise intihar amacıyla alınmasıyla oluşur.
Belirti ve Bulgular
Bulantı, mavi-yeşil renkli kusma, karın ağrısı, dizanteri benzeri ishal, nörolojik bulgular, siyanoz, asidoz, pulmoner ödem ve kardiyovasküler gözlenir. Sıklıkla gözlenen karaciğer yetmezliği ölüm nedenidir.
Tedavi ve Bakım
Desferrioksamin (Desferal amp. 500mg) solüsyon ile mide yıkaması yapılır. Daha sonra vakit geçirmeden IV yolla 80 mg/kg/12 saat dozunda enjekte edilir. BAL ve EDTA kullanılabilir
Belirti ve Bulgular
Bulantı, mavi-yeşil renkli kusma, karın ağrısı, dizanteri benzeri ishal, nörolojik bulgular, siyanoz, asidoz, pulmoner ödem ve kardiyovasküler gözlenir. Sıklıkla gözlenen karaciğer yetmezliği ölüm nedenidir.
Tedavi ve Bakım
Desferrioksamin (Desferal amp. 500mg) solüsyon ile mide yıkaması yapılır. Daha sonra vakit geçirmeden IV yolla 80 mg/kg/12 saat dozunda enjekte edilir. BAL ve EDTA kullanılabilir
Gaz Zehirlenmesi
Gaz Zehirlenmeleri
Gaz, buhar ve dumanlar, yakıcılıkları nedeniyle gözleri, solunum yollarını tahriş ederek ürkütücü bir etki yaratabilir, kesik ve boğucu bir öksürükle birlikte, kazazedeyi boğacak hale getirip, bu nefes alınamayacak ortamdan tek başına çıkamayacak kadar sarsabilir.
Göz yaşartıcı bombaların gazları, klor gazının yayılması (önceden soda konan bir tuvalet küvetine asla çamaşır suyu dökmeyin), plastik maddelerden yayılan dumanlar, tehlikeli ve boğucu olabilir.
Bazı gazlar da, oksijen taşıyan kan alyuvarları için zehirlidir: Renksiz ve kokusuz bir gaz olup, yanma iyi gerçekleşmediği takdirde yayılan karbon oksidi gibi. Rölantide çalışan araba motorları, kömür sobaları, ocaklar, iyi kurulmamış gazlı su ısıtma aygıtları, apartmanların alt katlarındaki çatlak borular vb. aynı gazı yayabilirler.
Bu olayda zehirlenme, baş ağrıları ve kusmalarla başlar; besin zehirlenmesi izlenimi verir. Ardından kazazedenin üzerine, yerinden kalkıp yardım istemesini engelleyecek kadar şiddetli bir yorgunluk çöker. Bazen bütün aile bireylerinin ölümüne bile sebep olan bu zehirlenmeler, bazı kimseler üzerinde, ölümü atlatsalar dahi, iyileşmesi imkânsız pek çok beyin arızası bırakabilir.
Yine bazı küvet ve çukurlardan yayılan, kokusuz veya kötü kokulu başka gazlar da, karbon oksidi zehirlenmesine sebep olur. Genellikle bu kazalar, gerekli tedbirlerin alınmadığı işyerlerinde meydana gelir ve işçilerin ölümüne yol açar.
Buna karşılık evlerde, mutfakta kullanılan bütan, propan gibi birtakım doğal ve tüple dağıtılan gazlar, zehirleyici değildir.
Bir odadaki gaz sızmasının içerdeki bütün oksijeni yok edip had bir boğulmaya sebep olması, çok enderdir Ancak bu gazlar da çok çabuk parlayıp, infilak edebilir. Bu infilak ise, yaralının akciğerlerini parçalayarak ya da sebep olduğu yıkıntıyla, ölümlere sebep olur
Gaz, buhar ve dumanlar, yakıcılıkları nedeniyle gözleri, solunum yollarını tahriş ederek ürkütücü bir etki yaratabilir, kesik ve boğucu bir öksürükle birlikte, kazazedeyi boğacak hale getirip, bu nefes alınamayacak ortamdan tek başına çıkamayacak kadar sarsabilir.
Göz yaşartıcı bombaların gazları, klor gazının yayılması (önceden soda konan bir tuvalet küvetine asla çamaşır suyu dökmeyin), plastik maddelerden yayılan dumanlar, tehlikeli ve boğucu olabilir.
Bazı gazlar da, oksijen taşıyan kan alyuvarları için zehirlidir: Renksiz ve kokusuz bir gaz olup, yanma iyi gerçekleşmediği takdirde yayılan karbon oksidi gibi. Rölantide çalışan araba motorları, kömür sobaları, ocaklar, iyi kurulmamış gazlı su ısıtma aygıtları, apartmanların alt katlarındaki çatlak borular vb. aynı gazı yayabilirler.
Bu olayda zehirlenme, baş ağrıları ve kusmalarla başlar; besin zehirlenmesi izlenimi verir. Ardından kazazedenin üzerine, yerinden kalkıp yardım istemesini engelleyecek kadar şiddetli bir yorgunluk çöker. Bazen bütün aile bireylerinin ölümüne bile sebep olan bu zehirlenmeler, bazı kimseler üzerinde, ölümü atlatsalar dahi, iyileşmesi imkânsız pek çok beyin arızası bırakabilir.
Yine bazı küvet ve çukurlardan yayılan, kokusuz veya kötü kokulu başka gazlar da, karbon oksidi zehirlenmesine sebep olur. Genellikle bu kazalar, gerekli tedbirlerin alınmadığı işyerlerinde meydana gelir ve işçilerin ölümüne yol açar.
Buna karşılık evlerde, mutfakta kullanılan bütan, propan gibi birtakım doğal ve tüple dağıtılan gazlar, zehirleyici değildir.
Bir odadaki gaz sızmasının içerdeki bütün oksijeni yok edip had bir boğulmaya sebep olması, çok enderdir Ancak bu gazlar da çok çabuk parlayıp, infilak edebilir. Bu infilak ise, yaralının akciğerlerini parçalayarak ya da sebep olduğu yıkıntıyla, ölümlere sebep olur
İlaç zehirlenmesi
İlaç zehirlenmeleri
İlaç Zehirlenmesi Sebepleri:
Kaza veya hata
ilaçların nasıl kullanılması gerektiği ile ilgili prospektüsleri özenle okuyun. Hap ve ampulleri çocuklarınızın erişebileceği yerlerde bırakmayın. Büyüklere ait ilaçlan, çocuklarınıza vermeyin.
Yaşamamak isteği
Tehlikeli ilaçları, ruhsal durumları bozuk kişilerin yanında bırakmayın. Özellikle uyumak için hiçbir yerden çekinmeyecek uykusuzluktan yakınanlardan çekinin.
Aşırı ilaç alma
Bazı insanlar nasıl kurtuluşu alkolde ararsa, bazıları da selameti, ilaçlarda bulacaklarını zannederler. Dikkatli olun.
İlaçların etkisi
ilaçlar, genellikle bazı organlar üzerinde etkili olurlar. Uyku ilaçları, ağrı kesici ilaçlar ve morfinin türevleri olan bazı ilaçlar, sinir merkezlerinde doğrudan etkilidir. Bazıları da solunumu etkiler (solunum güçlükleri). Kalp-damar hastalığı ilaçları, kalbin sinirsel kumandasını etkileyip, kalp atışlarında bozukluklara sebep olur, hatta bazen kan dolaşımı bozukluklarına bile yol açabilirler. Bazı ilaçların da karaciğer, böbrekler, akyuvarlar üzerinde etkileri vardır. Bu tür ilaçlardan zehirlenme halinde, tasfiyeleri doğal yollardan aranır (tenkiye, kusma). Yapay böbreğe bağlanma, özel antidostlar da, çıkar yollardır.
İntihar Amaçlı İlaç Zehirlenmeleri
İntihar etmek amacıyla aşırı dozda ilaç aldığını söyleyen biriyle de karşı karşıya gelebilirsiniz. Dikkat! Bu iddiayı hiçbir zaman tehdit olarak kabul etmeyin ve olayı ciddiye alın. İddiaya karşı çıkmak yerine, hangi saatte ilaç aldığını saptamaya çalışın. Boş ilaç kutularını arayın. Özellikle şunu bilin: Bazı kalp ilaçları, bilinci hemen etkilemez, ama bir süre sonra çok ciddi kalp-damar rahatsızlıklarına veya diğer organlarda arızalara sebep olabilirler. Böyle bir kişiyi asla tek başına bırakmayın. Çünkü ikinci bir girişimde daha bulunabilir.
Bu arada doktorunuza veya bir hastaneye başvurmanızda yarar vardır.
İlaç Zehirlenmesi Sebepleri:
Kaza veya hata
ilaçların nasıl kullanılması gerektiği ile ilgili prospektüsleri özenle okuyun. Hap ve ampulleri çocuklarınızın erişebileceği yerlerde bırakmayın. Büyüklere ait ilaçlan, çocuklarınıza vermeyin.
Yaşamamak isteği
Tehlikeli ilaçları, ruhsal durumları bozuk kişilerin yanında bırakmayın. Özellikle uyumak için hiçbir yerden çekinmeyecek uykusuzluktan yakınanlardan çekinin.
Aşırı ilaç alma
Bazı insanlar nasıl kurtuluşu alkolde ararsa, bazıları da selameti, ilaçlarda bulacaklarını zannederler. Dikkatli olun.
İlaçların etkisi
ilaçlar, genellikle bazı organlar üzerinde etkili olurlar. Uyku ilaçları, ağrı kesici ilaçlar ve morfinin türevleri olan bazı ilaçlar, sinir merkezlerinde doğrudan etkilidir. Bazıları da solunumu etkiler (solunum güçlükleri). Kalp-damar hastalığı ilaçları, kalbin sinirsel kumandasını etkileyip, kalp atışlarında bozukluklara sebep olur, hatta bazen kan dolaşımı bozukluklarına bile yol açabilirler. Bazı ilaçların da karaciğer, böbrekler, akyuvarlar üzerinde etkileri vardır. Bu tür ilaçlardan zehirlenme halinde, tasfiyeleri doğal yollardan aranır (tenkiye, kusma). Yapay böbreğe bağlanma, özel antidostlar da, çıkar yollardır.
İntihar Amaçlı İlaç Zehirlenmeleri
İntihar etmek amacıyla aşırı dozda ilaç aldığını söyleyen biriyle de karşı karşıya gelebilirsiniz. Dikkat! Bu iddiayı hiçbir zaman tehdit olarak kabul etmeyin ve olayı ciddiye alın. İddiaya karşı çıkmak yerine, hangi saatte ilaç aldığını saptamaya çalışın. Boş ilaç kutularını arayın. Özellikle şunu bilin: Bazı kalp ilaçları, bilinci hemen etkilemez, ama bir süre sonra çok ciddi kalp-damar rahatsızlıklarına veya diğer organlarda arızalara sebep olabilirler. Böyle bir kişiyi asla tek başına bırakmayın. Çünkü ikinci bir girişimde daha bulunabilir.
Bu arada doktorunuza veya bir hastaneye başvurmanızda yarar vardır.
Kokain Zehirlenmesi
Kokain bir uyarıcıdır. Mental aktiviteyi arttırır. Tozu buruna çekilir.
Belirti ve Bulgular
Hastalar ajitedir. Midriyazis, koku ve tat duyusu kayıpları, disritmi ve konvülsiyonlar gözlenir. Bu vakalarda akciğer ödemi sıktır.
Tedavi ve Bakım
Genel tedavi prensipleri uygulanır. Konvülsiyonlara karşı diazem ampul, taşikardi ve hipertansiyon için propranolol uygulanır.
Belirti ve Bulgular
Hastalar ajitedir. Midriyazis, koku ve tat duyusu kayıpları, disritmi ve konvülsiyonlar gözlenir. Bu vakalarda akciğer ödemi sıktır.
Tedavi ve Bakım
Genel tedavi prensipleri uygulanır. Konvülsiyonlara karşı diazem ampul, taşikardi ve hipertansiyon için propranolol uygulanır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)